Bütün iç saha maçlarını kazanırsanız toplayacağınız puan 51'dir. Bir futbol takımının sadece iç saha maçlarını kazanarak bu ligde başarabileceği tek şey ise küme düşmemektir. Ayrıca tüm iç saha maçlarını kazanma başarısı gösteren bir takım da yok, en başarılısı Fenerbahçe ve toplam 4 puan yitirmişliği var. Peşinden Galatasray geliyor, 7 puan kaybetmiş.
Geriye kalan 7 karşılaşmanın 3'ünün dışarıda ve bu maçlardan bir tanesinin Ankaragücü ile oynanacak olması Fenerbahçe'nin en büyük artısı. Galatasaray ise 4 deplasman karşılaşmasına çıkacak.

Fenerbahçe'nin biri evinde iki derbi karşılaşması, Galatasaray'ın ise ikisi evinde üç derbi karşılaşması önünde geçilmeyi bekleyen ödevler olarak duruyor. Sarı-lacivertli takım ile sarı-kırmızılı takım arasındaki karşılaşma ise Kadıköy'de..
Fenerbahçe geride kalan 26 haftada dışarıda 23 puan kaybederken, Galatasaray sadece 14 puan kaybetmiş. Bu da şu an ortaya çıkan 6 puanlık farkın tarihçesi olarak kenara not edilebilir.
Biri hariç, hiçbir maç için “oynanmadan kazanılmıştır” demek prensibim değil. Ama dış sahada kaybeden bir takımın ligde tutunabilmesinin tek yolu var, o da dış saha maçlarının azalması. Fenerbahçe'yi sanıyorum şampiyonluk yarışındaki en iddialı takımlardan biri yapan da bu avantajı, artı Galatasaray maçında ev sahibi olması...

Basketbol mantığıyla futbol oynanmaz!
Gelelim şu deplasman çılgınlığına...
Teknik açıdan durumu değerlendirecek halimiz yok. Ben durağan futboldan çok keyif alan bir futbolsever değilim, bu nedenle alan savunması yapan, gol attıktan sonra geriye yaslanan, basketbol mantığıyla iyi savunma yapanın kazanacağı türden bir algılayışla oyanayan takımlardan hoşlanmam... Ama Aykut hoca bu anlayışla kazanmayı başardığı için çok da fazla konuşma hakkımız olmuyor. Bu anlayış geçen sene şampiyonluğu, bu sene de zirve ortaklığını getirdi nihayetinde.
Enteresan... Böylesine 'garantici' bir oyun ile sahada olmasına rağmen takımın bırakın 3 puanı, dışarıda 1 puan bile alamaması çelişkilerin en önde gideni...
Kontrollü oyun, bana kalırsa şu futbol alemindeki en riskli oyundur. Çünkü maça tutunursunuz, ama ufak bir hatayla bütün emekleriniz yerle bir olur!
Misal Stoch'un pası, Alex'in direğe nişanladığı penaltı, Serdar'ın topu ayağının altından sektirmesi, Ziegler'in adamını kaçırması, Orhan'ın geriye koşamaması, Sow'un altı pastan topu dışarı atması vs.. Ve görüldüğü gibi bu hatalar maç içerisinde o kadar çok ki...
Bu nedenle kişisel olarak, hata yapmayacağıma güvenerek oynamaktansa, rakibi hataya zorlayarak oynanması gerektiğini düşünürüm. Bu nedenle Dia, Stoch, Alex, Sow hatta Semih aynı anda sahada olsa daha bir keyifle maçları izlerim, takım kaybeder mi diye düşünme işini de rakip takım teknik adamına bırakırım...
Not: Sadece içeride oynanan maçlarda taraftarın takıma verdiği ruhu, futbolcuların da dış saha maçlarında kendilerine vermesi, en azından mücadele ederek, savaşarak kaybetmesi sanıyorum şu süreçte Lefter yürekli Fenerbahçelilerin en büyük arzusudur...
Geriye kalan 7 karşılaşmanın 3'ünün dışarıda ve bu maçlardan bir tanesinin Ankaragücü ile oynanacak olması Fenerbahçe'nin en büyük artısı. Galatasaray ise 4 deplasman karşılaşmasına çıkacak.

Fenerbahçe'nin biri evinde iki derbi karşılaşması, Galatasaray'ın ise ikisi evinde üç derbi karşılaşması önünde geçilmeyi bekleyen ödevler olarak duruyor. Sarı-lacivertli takım ile sarı-kırmızılı takım arasındaki karşılaşma ise Kadıköy'de..
Fenerbahçe geride kalan 26 haftada dışarıda 23 puan kaybederken, Galatasaray sadece 14 puan kaybetmiş. Bu da şu an ortaya çıkan 6 puanlık farkın tarihçesi olarak kenara not edilebilir.
Biri hariç, hiçbir maç için “oynanmadan kazanılmıştır” demek prensibim değil. Ama dış sahada kaybeden bir takımın ligde tutunabilmesinin tek yolu var, o da dış saha maçlarının azalması. Fenerbahçe'yi sanıyorum şampiyonluk yarışındaki en iddialı takımlardan biri yapan da bu avantajı, artı Galatasaray maçında ev sahibi olması...

Basketbol mantığıyla futbol oynanmaz!
Gelelim şu deplasman çılgınlığına...
Teknik açıdan durumu değerlendirecek halimiz yok. Ben durağan futboldan çok keyif alan bir futbolsever değilim, bu nedenle alan savunması yapan, gol attıktan sonra geriye yaslanan, basketbol mantığıyla iyi savunma yapanın kazanacağı türden bir algılayışla oyanayan takımlardan hoşlanmam... Ama Aykut hoca bu anlayışla kazanmayı başardığı için çok da fazla konuşma hakkımız olmuyor. Bu anlayış geçen sene şampiyonluğu, bu sene de zirve ortaklığını getirdi nihayetinde.
Enteresan... Böylesine 'garantici' bir oyun ile sahada olmasına rağmen takımın bırakın 3 puanı, dışarıda 1 puan bile alamaması çelişkilerin en önde gideni...
Kontrollü oyun, bana kalırsa şu futbol alemindeki en riskli oyundur. Çünkü maça tutunursunuz, ama ufak bir hatayla bütün emekleriniz yerle bir olur!
Misal Stoch'un pası, Alex'in direğe nişanladığı penaltı, Serdar'ın topu ayağının altından sektirmesi, Ziegler'in adamını kaçırması, Orhan'ın geriye koşamaması, Sow'un altı pastan topu dışarı atması vs.. Ve görüldüğü gibi bu hatalar maç içerisinde o kadar çok ki...
Bu nedenle kişisel olarak, hata yapmayacağıma güvenerek oynamaktansa, rakibi hataya zorlayarak oynanması gerektiğini düşünürüm. Bu nedenle Dia, Stoch, Alex, Sow hatta Semih aynı anda sahada olsa daha bir keyifle maçları izlerim, takım kaybeder mi diye düşünme işini de rakip takım teknik adamına bırakırım...
Not: Sadece içeride oynanan maçlarda taraftarın takıma verdiği ruhu, futbolcuların da dış saha maçlarında kendilerine vermesi, en azından mücadele ederek, savaşarak kaybetmesi sanıyorum şu süreçte Lefter yürekli Fenerbahçelilerin en büyük arzusudur...



















Fenerbahçe


