Alelade bir sezon maçının çok ötesinde bir savaştı. Lakers kaçtı Suns kovaladı tam 63 dakika, hatta başından sonuna tam 3.5 saat boyunca. Ama sokak basketboluna, hücum setlerine, hatta setsiz hücumlara, efsanevi atışlarla, akrobatik asistlere doyduğum, hatta esnasında ve sonrasında eskiyi yad ettiğim bir akşamdı.
Birisi play-off'lara 2. sıradan girme, hatta Celtics veya Bulls’la finalde karşılaşırsa onlara karşı iç saha avantajı elde etme hesabında, son 13 maçın 12’sini kazanmış son iki yılın şampiyonu Lakers. Öteki her türlü olumsuz şartlara rağmen play-off'lara ucundan kıyısından katılmaya çalışan, yıllanmış şarap Nash’in önderliğinde Grizzlies’i yakalayana kadar vazgeçmeyecek Suns.
Çok değil daha geçen sene inanılmaz bir Batı Finali izledik iki takım arasında. O seriden eksik iki oyuncu vardı. Lakers’ta eksik Bynum’du (aldığı 2 maçlık cezayı çekiyordu), Suns’ta eksik Amare’ydi (o da malum zaten). Efsanevi bir maç oynadılar, son 10 yılda birbirine defalarca dış geçirmiş bu iki takım, aralarındaki rekabetin izleri kurumadan bir güzellik yaşattılar. Suns Salı gecesi kağıt üzerinde daha zayıftı ama onurluydu. Lakers çıkıştaydı, rakibini küçümsedi ve dersini az daha alıyordu. 63 dakika sürdü belki bir 20 dakika daha sürebilirdi.
Dedim ya alelade bir maç olması bekleniyordu. Bynum’un aldığı 2 maçlık cezanın ilkinde Lakers Blazers’ı son 4 dakikadaki serisiyle ama istikrarlı savunmasıyla zar zor yenmişti. Bu maçta savunma yapmalarını, en azından ilk yarıda, beklemiyordum. Nitekim ilk yarıda bariz bir sokak basketbolu oynandı. Suns’ın yıllardır ezberlediğimiz temposunda geçen ilk yarı Lakers’ın üstünlüğüyle sona erdi ermesine ama bu maç böyle devam ederse Suns Staples’tan galibiyetle ayrılacaktı, aynı sezonun ilk haftalarında olduğu gibi.
Devre arası Phil Jackson “bu kadar zevzeklik eğlence yeter, adam gibi savunmaya başlıyoruz” diyecekti ve 3. çeyreğin başlamasıyla Lakers tahmin edilen savunmasına dönecekti. Öyle de oldu. Fark da o çeyreğin ortalarında 20’yi buldu. Buraya kadarki kısımda sıra dışı bir şey yok. Hatta sonrasında rotasyondaki diğer oyuncuları oyuna sokacaktı Phil Jackson. Fark 4. çeyreğin ortalarına doğru 8-9’a düşünce aslar oyuna girecekti ve maçı mutedil bir tempoda sürdürecek Lakers ağrısız sızısız bir galibiyet alacaktı.
Kasıklarından nadir türde bir sakatlık geçiren ve aslında oynamaması gereken, ama sezonun sonlarında gemisini kurtaracak kaptan rolünde oynamak isteyen Nash çıktı meydana. Arka arkaya üçlükler attı. Ardından Channing Frye çıktı meydana. Geçen hafta omzu çıkmış, sargıyla oynuyor. O yağdırmaya başladı. Gortat çıktı meydana. Pota altından attıkça attı. 4. çeyreğin ortalarında fark 1’e düşünce Phil Jackson asları aldı oyuna.
Phil Jackson’ın birtakım alışkanlıkları vardır. Böyle maçlarda, özellikle de sezon maçlarında fark eriyip gitmesine rağmen son çeyreğin ortalarına kadar takımı değiştirmez. Değiştirmez ki yedekler bu rezaletten öğrensinler. Bulls’ta da yapardı bu oyunları. Lakers’ta da defalarca yapmıştır. Doğrudur yanlıştır ayrı ama yedekler bunu tecrübe edinip ona göre oynarlar play-off’larda. Bazen de aynı şey yine başlarına gelir. Zen Master işte. Vardır bir bildiği. Farkın 1’e kadar düşmesini bekledi bir şekilde.
Aslar oyuna girince Kobe önderliğinde, günün hatta sezonun en istikrarlı isimlerinden Lamar’la, son haftaların formda ismi Artest’in savunmasıyla takım farkı kolayca 9’a çıkardı. Bitime 3.5 dakika mı ne vardı. O an Phoenix yine küllerinden doğdu. Üçlükler yağmaya başladı. Sonlarda Grant Hill’in köşeden salladığı üçlükle skora denge geldi. Yetmedi Lakers sonraki hücumdan boş dönünce son 10 saniyede top Suns’taydı.
Vince Carter tüm gün sabaha kadar üçlük sallasa % 10’luk yüzdeyi geçemeyecek kadar (her zamanki gibi) kötüydü bütün gece. Lakers iyi savunma yapınca Nash çaresiz Vince’i görmek durumunda kaldı. Vince salladı, çembere bile değmedi son şutu. Gerçi top Vince’in elinden çıktıktan sonra Gasol’un Vince’in eline teması vardı ve hakemler de bunu es geçtiler. Yine de o kadar kötü bir atıştı ki, maç uzatmaya gidiverdi işte. Vince’ten daha farklı bir performans beklenemezdi zaten.
İlk uzatmada Lakers ilk yumrukları vurdu. Suns yine pes etmedi. Yine bir geri dönüş yaptılar ama maç uzatmada bitecek gibiydi sanki. Son hücumda üçlük girmedi, top yine Nash’in eline geldi. Topu Frye’a aktardı. Son birkaç saniyeydi. O da ne! Lamar Frye üçlük kullanırken faul yapmıştı. Atış halindeyken mi yoksa değilken mi yaptı dikkat edemedim ama faul yoktuysa bile hakemler normal sürenin sonunda Gasol’un yaptığı faulü es geçmenin etkisinde olabilirlerdi. Frye üç atışı da sayıya çevirdiğinde 1.1. saniye kalmıştı. Moladan sonra Lamar’ın atışı girmeyince 2. uzatmaya gitti maç.
Akşam 9.30’da başlayan maçta gece 12’yi geçmişti artık. Kobe’nin dizlerinde ne kadar derman kalmıştı, 10 gün önce Mavs maçında sakatladığı ayak bileği zorluyor muydu onu, Nash’in kasıkları ne durumdaydı, Frye’in omzu ağrıyor muydu bilmiyorum ama heyecan bitmiyordu işte.
2. uzatmada yine Lakers ilk yumrukları vurdu. Suns yine pes etmedi. Üstüne üstlük 30 saniye kala öne bile geçtiler. O nasıl bir öne geçişti tarifi yok. Nash’i üç kişi kapatmışlar orta çizginin köşesinde, sağı solu her yeri kapalı. Ve Nash çizgiden dışarı çıkmak üzereyken, ayakları dışarı basmak üzereyken, topu sihirbaz gibi bakmadan Gortat’a nasıl attı ben göremedim. Gortat içeri kat ettikten sonra topu günün cezalandırıcısı Frye’a aktardı ve giren 3 sayılıkla Suns skoru 130-128’e getirdi. O pası vermek için 2 kere MVP’lik kazanmış, asla pes etmeyen, nesiller ötesine ibretlik diye anlatacağımız Nash olmak gerekir.
Sonra Lakers hücumdan yararlanamayınca ben de yavaştan yatma moduna geçmek üzereydim ki bir hücum hakları daha oldu. Nash dedim ama bir de Kobe vardı. O da yaptı yapacağını. Zaten 42 sayıyla oynadı bütün maç. Pota altından Gasol’e öyle bir pas attı ki, Gasol’un atışını bloklamalarına rağmen hakem faul verdi. Hakemler de o an yorulmuştu belli ki. Pozisyonun faulle yakından uzaktan alakası yok ama top bloklaşmadan önce inişe geçmiş olmasına rağmen atışı sayı olarak değerlendirmediler. Gasol 2 faul atışını sayıya çevirdiğinde 2.5 saniye kalmıştı. Suns son hücumu yine iyi kullanamadı zira Kobe atışa izin vermedi.
Geldik 3. uzatmaya. Bu maçı hak eden takımın Suns olduğunu düşünüyordum. Ama Suns’ın play-off’lara kalması demek Grizzlies’in play-off’ları görememesi demek olduğu için Suns’ın alması işime gelmiyordu. Bir de mor sarı renklere gönül vermişlik var tabii, ama şehirde herkes Grizzlies’i play-off’larda görmek isteyince ana neden ekmeğini yiyip suyunu içtiğimiz yer oluvermişti. İlk yumruğu Suns vurdu bu sefer ama Kobe artık şuurunu yitirmiş gibiydi. Ne zigzag halini almış kırık parmağını, ne su toplamış dizini, ne ağrıyan omzunu ne de burkmuş olduğu ayak bileğini düşünecek bir hali yoktu. Artest uzatmalarda toplam 7 kritik sayıya imza atarken her seferinde şaklabanlık yapıp, pazularını öpüyordu. Lamar hala ribaunt peşindeydi. Maç bitmiyordu işte.
Sonra bir an Artest topu Nash’ten soktu aldı ve bitime 1 dakika kala sahayı kat ederek smaçla tamamlayınca seyirci yine fırladı ayağa. Artest yine öptü pazularını. Ama yine bitmiyordu. Frye yine üçlük atmıştı. Son 20 saniyeye 2 sayı Lakers önde girmişti. O andan sonra Lakers’in zamana oynayıp Suns’ın faul yapmasını beklersiniz değil mi?
Hayır, öyle olmadı. Kobe sahayı kat etti ve 3 kişi üzerinden gayet riskli bir atış yaparak 14 saniye kala farkı 4’e çıkardı. Hırsından gözleri yerinden çıkacak gibiydi. O tecrübede bir oyuncunun almayacağı bir riskti bu ama dedim ya şuurunu yitirmiş gibiydi artık. Suns oyuncuları son hücumda potayı göremedi ve son bir basketten sonra maç da 139-137 bitti.
Şimdi bu maçı niye yazdım? Oynanalı 2 gün olmuş. Hiç mi 3 uzatmaya giden bir maç izlemedik? Uzatmalara giden hele böyle nefesleri kesen maçlar basketbolun güzelliği. Eğlence ve heyecan değerine paha biçemezsiniz. Lakers ve Suns tabiri caizse savaştılar bütün gece. Bu maçın bize verdiği mesaj bence yok. “Bynum yokken Lakers’ın sistemi sekteye uğruyor” veya “rakibi küçümsemeyeceksin”, “Nash varsa umut vardır” tarzı söylemlerde bulunmayacağım. Onlar üçlükleri sıralarken maç gecenin 1:00’inde bitmişken ben de yıllar öncesinde 5 Aralık 1996’da Abdi İpekçi’de yaşadığım o muhteşem güne geri dönmüştüm.
Fenerlisi, Cim Bomlusu, Besiktaşlısı herkesin Efes’i ve Ülker’i desteklediği yıllardı. Abdi İpekçi’de önce Galatasaray bayan basketbol takımı oynardı Efes veya Ülker oynamadan önce. O gün de öyle bir fikstür yapmışlar ki, salonda 3 maç arka arkaya oynanacak. İlk maç Galatasaray bayan basketbol takımının ezici üstünlüğüyle bitmişti. Yanlışım yoksa İtalyan takımıydı rakip. Ardından Efes Pilsen Pau Orthez’le oynamıştı ve Efes maçı uzatmaların sonunda zar zor kazanmıştı. Terden sırılsıklam olmuştuk, heyecandan kudurmuştuk. O akşam orada bitmiyordu oysa. 3. maç Ülker’in maçıydı. Limoges’la oynuyordu Ülker. Efes maçından dolayı takatimiz da sesimiz de kalmamıştı ve salondaki seyircilerin bir kısmı gitmişti. Limoges bir ara 10-15 sayı farkla öne geçmişti ve biz de “hay Allah Ülker yenildi” demeye başlamışken Ülker 2. yarıda farkı kapatmaya başlamıştı Harun’la. Harun coştukça biz yeniden ayaklanmıştık. Kevin Rankin’in ribauntları, Orhun’un asistleriyle Ülker maçı 2 uzatmanın sonunda kazanmıştı. Biz tribünlerde kafayı yemiştik adeta. Öğlenin 3:00’ünden gecenin 11:00’ine kadar üç maç izlemiştik. Abdi İpekçi Abdi İpekçi olalı 3 tane arka arkaya nefes kesen Avrupa kupası maçı ve üçünden de Türk takımlarının galip ayrıldığı heyecan fırtınası kaç defa yaşamıştır bilmem. O salonda çok anım var. Bana basketbolu sevdiren başka çok anım oldu. Hepimizin de öyle günleri anları vardır. Ama işte bir Lakers-Suns maçıydı ki 5 Aralık 1996’yi andım gecenin bir saatinde Abdi İpekçi’den binlerce kilometre uzakta. Gece zor uyudum sonra. Başımızda kavak yellerinin estiği kalbimizin yerinden fırladığı günlerden birine geri dönmüştüm.
Böyle maçları böyle geceleri daha çokça yaşamak dileğiyle.
Birisi play-off'lara 2. sıradan girme, hatta Celtics veya Bulls’la finalde karşılaşırsa onlara karşı iç saha avantajı elde etme hesabında, son 13 maçın 12’sini kazanmış son iki yılın şampiyonu Lakers. Öteki her türlü olumsuz şartlara rağmen play-off'lara ucundan kıyısından katılmaya çalışan, yıllanmış şarap Nash’in önderliğinde Grizzlies’i yakalayana kadar vazgeçmeyecek Suns.
Çok değil daha geçen sene inanılmaz bir Batı Finali izledik iki takım arasında. O seriden eksik iki oyuncu vardı. Lakers’ta eksik Bynum’du (aldığı 2 maçlık cezayı çekiyordu), Suns’ta eksik Amare’ydi (o da malum zaten). Efsanevi bir maç oynadılar, son 10 yılda birbirine defalarca dış geçirmiş bu iki takım, aralarındaki rekabetin izleri kurumadan bir güzellik yaşattılar. Suns Salı gecesi kağıt üzerinde daha zayıftı ama onurluydu. Lakers çıkıştaydı, rakibini küçümsedi ve dersini az daha alıyordu. 63 dakika sürdü belki bir 20 dakika daha sürebilirdi.
Dedim ya alelade bir maç olması bekleniyordu. Bynum’un aldığı 2 maçlık cezanın ilkinde Lakers Blazers’ı son 4 dakikadaki serisiyle ama istikrarlı savunmasıyla zar zor yenmişti. Bu maçta savunma yapmalarını, en azından ilk yarıda, beklemiyordum. Nitekim ilk yarıda bariz bir sokak basketbolu oynandı. Suns’ın yıllardır ezberlediğimiz temposunda geçen ilk yarı Lakers’ın üstünlüğüyle sona erdi ermesine ama bu maç böyle devam ederse Suns Staples’tan galibiyetle ayrılacaktı, aynı sezonun ilk haftalarında olduğu gibi.
Devre arası Phil Jackson “bu kadar zevzeklik eğlence yeter, adam gibi savunmaya başlıyoruz” diyecekti ve 3. çeyreğin başlamasıyla Lakers tahmin edilen savunmasına dönecekti. Öyle de oldu. Fark da o çeyreğin ortalarında 20’yi buldu. Buraya kadarki kısımda sıra dışı bir şey yok. Hatta sonrasında rotasyondaki diğer oyuncuları oyuna sokacaktı Phil Jackson. Fark 4. çeyreğin ortalarına doğru 8-9’a düşünce aslar oyuna girecekti ve maçı mutedil bir tempoda sürdürecek Lakers ağrısız sızısız bir galibiyet alacaktı.
Kasıklarından nadir türde bir sakatlık geçiren ve aslında oynamaması gereken, ama sezonun sonlarında gemisini kurtaracak kaptan rolünde oynamak isteyen Nash çıktı meydana. Arka arkaya üçlükler attı. Ardından Channing Frye çıktı meydana. Geçen hafta omzu çıkmış, sargıyla oynuyor. O yağdırmaya başladı. Gortat çıktı meydana. Pota altından attıkça attı. 4. çeyreğin ortalarında fark 1’e düşünce Phil Jackson asları aldı oyuna.
Phil Jackson’ın birtakım alışkanlıkları vardır. Böyle maçlarda, özellikle de sezon maçlarında fark eriyip gitmesine rağmen son çeyreğin ortalarına kadar takımı değiştirmez. Değiştirmez ki yedekler bu rezaletten öğrensinler. Bulls’ta da yapardı bu oyunları. Lakers’ta da defalarca yapmıştır. Doğrudur yanlıştır ayrı ama yedekler bunu tecrübe edinip ona göre oynarlar play-off’larda. Bazen de aynı şey yine başlarına gelir. Zen Master işte. Vardır bir bildiği. Farkın 1’e kadar düşmesini bekledi bir şekilde.
Aslar oyuna girince Kobe önderliğinde, günün hatta sezonun en istikrarlı isimlerinden Lamar’la, son haftaların formda ismi Artest’in savunmasıyla takım farkı kolayca 9’a çıkardı. Bitime 3.5 dakika mı ne vardı. O an Phoenix yine küllerinden doğdu. Üçlükler yağmaya başladı. Sonlarda Grant Hill’in köşeden salladığı üçlükle skora denge geldi. Yetmedi Lakers sonraki hücumdan boş dönünce son 10 saniyede top Suns’taydı.
Vince Carter tüm gün sabaha kadar üçlük sallasa % 10’luk yüzdeyi geçemeyecek kadar (her zamanki gibi) kötüydü bütün gece. Lakers iyi savunma yapınca Nash çaresiz Vince’i görmek durumunda kaldı. Vince salladı, çembere bile değmedi son şutu. Gerçi top Vince’in elinden çıktıktan sonra Gasol’un Vince’in eline teması vardı ve hakemler de bunu es geçtiler. Yine de o kadar kötü bir atıştı ki, maç uzatmaya gidiverdi işte. Vince’ten daha farklı bir performans beklenemezdi zaten.
İlk uzatmada Lakers ilk yumrukları vurdu. Suns yine pes etmedi. Yine bir geri dönüş yaptılar ama maç uzatmada bitecek gibiydi sanki. Son hücumda üçlük girmedi, top yine Nash’in eline geldi. Topu Frye’a aktardı. Son birkaç saniyeydi. O da ne! Lamar Frye üçlük kullanırken faul yapmıştı. Atış halindeyken mi yoksa değilken mi yaptı dikkat edemedim ama faul yoktuysa bile hakemler normal sürenin sonunda Gasol’un yaptığı faulü es geçmenin etkisinde olabilirlerdi. Frye üç atışı da sayıya çevirdiğinde 1.1. saniye kalmıştı. Moladan sonra Lamar’ın atışı girmeyince 2. uzatmaya gitti maç.
Akşam 9.30’da başlayan maçta gece 12’yi geçmişti artık. Kobe’nin dizlerinde ne kadar derman kalmıştı, 10 gün önce Mavs maçında sakatladığı ayak bileği zorluyor muydu onu, Nash’in kasıkları ne durumdaydı, Frye’in omzu ağrıyor muydu bilmiyorum ama heyecan bitmiyordu işte.
2. uzatmada yine Lakers ilk yumrukları vurdu. Suns yine pes etmedi. Üstüne üstlük 30 saniye kala öne bile geçtiler. O nasıl bir öne geçişti tarifi yok. Nash’i üç kişi kapatmışlar orta çizginin köşesinde, sağı solu her yeri kapalı. Ve Nash çizgiden dışarı çıkmak üzereyken, ayakları dışarı basmak üzereyken, topu sihirbaz gibi bakmadan Gortat’a nasıl attı ben göremedim. Gortat içeri kat ettikten sonra topu günün cezalandırıcısı Frye’a aktardı ve giren 3 sayılıkla Suns skoru 130-128’e getirdi. O pası vermek için 2 kere MVP’lik kazanmış, asla pes etmeyen, nesiller ötesine ibretlik diye anlatacağımız Nash olmak gerekir.
Sonra Lakers hücumdan yararlanamayınca ben de yavaştan yatma moduna geçmek üzereydim ki bir hücum hakları daha oldu. Nash dedim ama bir de Kobe vardı. O da yaptı yapacağını. Zaten 42 sayıyla oynadı bütün maç. Pota altından Gasol’e öyle bir pas attı ki, Gasol’un atışını bloklamalarına rağmen hakem faul verdi. Hakemler de o an yorulmuştu belli ki. Pozisyonun faulle yakından uzaktan alakası yok ama top bloklaşmadan önce inişe geçmiş olmasına rağmen atışı sayı olarak değerlendirmediler. Gasol 2 faul atışını sayıya çevirdiğinde 2.5 saniye kalmıştı. Suns son hücumu yine iyi kullanamadı zira Kobe atışa izin vermedi.
Geldik 3. uzatmaya. Bu maçı hak eden takımın Suns olduğunu düşünüyordum. Ama Suns’ın play-off’lara kalması demek Grizzlies’in play-off’ları görememesi demek olduğu için Suns’ın alması işime gelmiyordu. Bir de mor sarı renklere gönül vermişlik var tabii, ama şehirde herkes Grizzlies’i play-off’larda görmek isteyince ana neden ekmeğini yiyip suyunu içtiğimiz yer oluvermişti. İlk yumruğu Suns vurdu bu sefer ama Kobe artık şuurunu yitirmiş gibiydi. Ne zigzag halini almış kırık parmağını, ne su toplamış dizini, ne ağrıyan omzunu ne de burkmuş olduğu ayak bileğini düşünecek bir hali yoktu. Artest uzatmalarda toplam 7 kritik sayıya imza atarken her seferinde şaklabanlık yapıp, pazularını öpüyordu. Lamar hala ribaunt peşindeydi. Maç bitmiyordu işte.
Sonra bir an Artest topu Nash’ten soktu aldı ve bitime 1 dakika kala sahayı kat ederek smaçla tamamlayınca seyirci yine fırladı ayağa. Artest yine öptü pazularını. Ama yine bitmiyordu. Frye yine üçlük atmıştı. Son 20 saniyeye 2 sayı Lakers önde girmişti. O andan sonra Lakers’in zamana oynayıp Suns’ın faul yapmasını beklersiniz değil mi?
Hayır, öyle olmadı. Kobe sahayı kat etti ve 3 kişi üzerinden gayet riskli bir atış yaparak 14 saniye kala farkı 4’e çıkardı. Hırsından gözleri yerinden çıkacak gibiydi. O tecrübede bir oyuncunun almayacağı bir riskti bu ama dedim ya şuurunu yitirmiş gibiydi artık. Suns oyuncuları son hücumda potayı göremedi ve son bir basketten sonra maç da 139-137 bitti.
Şimdi bu maçı niye yazdım? Oynanalı 2 gün olmuş. Hiç mi 3 uzatmaya giden bir maç izlemedik? Uzatmalara giden hele böyle nefesleri kesen maçlar basketbolun güzelliği. Eğlence ve heyecan değerine paha biçemezsiniz. Lakers ve Suns tabiri caizse savaştılar bütün gece. Bu maçın bize verdiği mesaj bence yok. “Bynum yokken Lakers’ın sistemi sekteye uğruyor” veya “rakibi küçümsemeyeceksin”, “Nash varsa umut vardır” tarzı söylemlerde bulunmayacağım. Onlar üçlükleri sıralarken maç gecenin 1:00’inde bitmişken ben de yıllar öncesinde 5 Aralık 1996’da Abdi İpekçi’de yaşadığım o muhteşem güne geri dönmüştüm.
Fenerlisi, Cim Bomlusu, Besiktaşlısı herkesin Efes’i ve Ülker’i desteklediği yıllardı. Abdi İpekçi’de önce Galatasaray bayan basketbol takımı oynardı Efes veya Ülker oynamadan önce. O gün de öyle bir fikstür yapmışlar ki, salonda 3 maç arka arkaya oynanacak. İlk maç Galatasaray bayan basketbol takımının ezici üstünlüğüyle bitmişti. Yanlışım yoksa İtalyan takımıydı rakip. Ardından Efes Pilsen Pau Orthez’le oynamıştı ve Efes maçı uzatmaların sonunda zar zor kazanmıştı. Terden sırılsıklam olmuştuk, heyecandan kudurmuştuk. O akşam orada bitmiyordu oysa. 3. maç Ülker’in maçıydı. Limoges’la oynuyordu Ülker. Efes maçından dolayı takatimiz da sesimiz de kalmamıştı ve salondaki seyircilerin bir kısmı gitmişti. Limoges bir ara 10-15 sayı farkla öne geçmişti ve biz de “hay Allah Ülker yenildi” demeye başlamışken Ülker 2. yarıda farkı kapatmaya başlamıştı Harun’la. Harun coştukça biz yeniden ayaklanmıştık. Kevin Rankin’in ribauntları, Orhun’un asistleriyle Ülker maçı 2 uzatmanın sonunda kazanmıştı. Biz tribünlerde kafayı yemiştik adeta. Öğlenin 3:00’ünden gecenin 11:00’ine kadar üç maç izlemiştik. Abdi İpekçi Abdi İpekçi olalı 3 tane arka arkaya nefes kesen Avrupa kupası maçı ve üçünden de Türk takımlarının galip ayrıldığı heyecan fırtınası kaç defa yaşamıştır bilmem. O salonda çok anım var. Bana basketbolu sevdiren başka çok anım oldu. Hepimizin de öyle günleri anları vardır. Ama işte bir Lakers-Suns maçıydı ki 5 Aralık 1996’yi andım gecenin bir saatinde Abdi İpekçi’den binlerce kilometre uzakta. Gece zor uyudum sonra. Başımızda kavak yellerinin estiği kalbimizin yerinden fırladığı günlerden birine geri dönmüştüm.
Böyle maçları böyle geceleri daha çokça yaşamak dileğiyle.





















