LeBron hain mi'

Lebron'un Miami'yi seçmesinin yankıları bütün hızıyla sürüyor.

SPORX AI BAKIŞI
calendar 11 Temmuz 2010 14:34
Haber: Sporx.com Yazarlar
LeBron hain mi'
Klavye okları ile sonraki ya da önceki habere geçebilirsiniz.
Sporx’i buradan Google’da işaretle, en özel haberlere ilk sen ulaş!
Yorum Yap Yorum Yap
Google News


Lebron'un Miami'yi seçmesinin yankıları bütün hızıyla sürüyor. Verilen tepkiler genelde karışık hislerin yansıması. "Miami'ye giderek efsane olma şansını kaybetti," diyenler olduğu gibi, "Asla bir Jordan veya Kobe olamayacak," diyenler de mevcut. Terazinin öteki kefesinde ise, "Başarıyı düşündü," vecizesini söyleyenlerin yanı sıra, "Sorumluluğu paylaşarak bencil olmadığını ispatladı," düşüncesine sahip olanlar da yok değil. Ben ise, kendi şahsi fikirlerimin haricinde meseleye "insani" bir yönden bakmaya çalışacağım. Lebron'u değil, insanı anlama gayreti de diyebiliriz kısaca.

Öncelikle Cleveland takımının çoğunluk hisselerinin sahibi Dan Gilbert'ın Lebron'a verip veriştirmesiyle başlayalım: Nasıl bir hissiyata sahip olduğunu anlayabiliyorum Cleveland takımının sahibinin ve taraftarlarının; zira Cleveland takımı eski kötü günlerine dönecek. Hem de hızlı bir şekilde. Açıkçası New York, New Jersey veya Chicago'nun yaşadığı hayal kırıklığının kat be kat büyüğünü yaşadılar; çünkü bu üç takımın elinde Lebron yoktu ve yine yok. Kar-zarar tablosunda çok büyük bir kayıpları yok; lakin Cleveland takımı "eksi Lebron" ibaresini koymak zorunda denklemin bir tarafına. Bu ibare, bir şehrin umutlarının, hayallerinin de yıkımı aslında. Cleveland takımı 2003 yılından önce NBA'de en az seyirci ortalamasına oynayan, sıradan ve kelimenin tam anlamıyla "loser" bir takımdı. Lebron'un gelişiyle birlikte önce dikkatleri üzerlerine çekmeye başladılar; ardından 2007 senesinde NBA Finali'ne yükseldiler ve son üç sezondur kapalı gişe oynuyorlar. Bu duruma acaba takım sahibinin eşsiz ticari zekası sayesinde mi ulaşıldı' Yoksa ismi Lebron olan bir oyuncunun, Cleveland takımına kattıkları neticesinde mi elde edildi bütün bunlar. Bakın, Lebron'un kalitesinden ve potansiyelinden şüphe duyanlar, sırf şu son birkaç günkü kopan "yaygaraya" bakarak bile anlayabilir ne kadar "başka" bir oyuncu olduğunu. Lebron öyle bir oyuncu ki, 25 yaşına geldiği halde "potansiyel" kelimesini kullandığınızda insanı pek de şaşkınlığa sürüklemeyen bir duruma sahip; çünkü Lebron hala tam kapasitesine ulaşmış değil. Her sene bir başka eksik yönünü geliştiren (en son üçlüklerini ciddi manada iyileştirdi; istatistiklere bakarak anlayabilirsiniz) ve her sene oyununun üzerine ekleyen bir oyuncu. Fiziksel gelişimi hemen hemen tamamladı. Şu an için bir Amerikan futbolcusu kadar kuvvetli, bir oyun kurucu kadar hızlı ve çevik. Fakat zihinsel olarak eksikleri var hala. "Killer instinct" dediğimiz son vuruşu yapma, öldürücü darbeyi indirme noktasında Jordan ve Kobe kadar iyi değil henüz; ama o hissi kazanmak için 30'lu yaşlara biraz daha yaklaşmak gerekiyor. Bundan 5-6 sene evvelinde bir yazım çıkmıştı Batuğ'da (http://www.batug.com/budak1.htm) Lebron'un potansiyeline dair. Hala geçerliliği olan bir yazı olduğunu düşünüyorum bazı yönlerden. Lebron, Amerikalı'ların tabiriyle "freak of nature". Yani tam bir "azman" da denilebilir. Atletik özellikler açısından NBA'in gelmiş geçmiş en iyi iki oyuncusu olduğundan biri hususunda hemen hemen herkes hemfikir. Diğeri Jordan değil maalesef: Wilt Chamberlain. Oyunun kurallarını değiştirecek derecede bir "oyunbozan".

Tekrar Gilbert'ın tepkisine dönecek olursak... Haksız. Hem de tek kelimeyle. Bir kere, Lebron'u hainlikle suçlamış. Yazıyı okuduğumuzda görüyoruz ki müthiş bir "terk edilmişlik" hissiyle yazılmış. Hani sevdiği tarafından terk edilen adem evladının, arkadan konuşması tonu hakim. Veyahut da yetişemediği üzümleri kötüleyen tilki misali bir kötü gösterme çabası. Lebron, bu adam için "altın yumurtlayan bir tavuk"tu ve o tavuk kaybedildi. Yerine kimi alırsanız alın; ki Lebron'un olmadığı bir Cleveland takımının cazibe merkezi olmayacağı malum, Lebron'un estirdiği rüzgarı estiremez. Lebron öncesi ve sonrası Cleveland takımın ın borsa ve piyasa değerlerini bir karşılaştırsak ya. Senede bir-iki maçı ulusal kanalda verilen Cleveland takımının yerini, maçları Noel'de yayınlanan (ki en önemli zaman dilimidir ABD'de) ayda en az iki-üç maçı canlı verilen bir takım aldı. Bu işin ticari yönü. Sportif açıdan da, tamam bir şampiyonluk gelmedi; ama bir kez finale çıkıldı, altı sene üst üste playofflara kalındı, iki senedir de ligin normal sezonda en çok kazanan ve kendi sahasında en çok korkulan takımı oldu Cleveland. Hem de ya yaşlı ya da yeteneği belli bir yere kadar işe yarayan oyuncularla. Gilbert, başına geleceği bildiği için kendisini temize çıkarmak adına fazlasıyla "şovenist" bir çıkış yapıyor. Bizim Türkiye'de bunun adına "Vatan, Millet, Sakarya" edebiyatı deniyor. 

Peki Lebron'un hataları olmadı mı' Olmaz mı... Son yaşanan süreçten tutun da, Cleveland günlerine kadar birçok sayılabilir. Mesela, Gilbert, Lebron'un her dediğini yaptı. Böylelikle onu takımda tutacağını sandı. Halbuki bizim Türk futbolundaki yönetici büyüklerimizin klişe tabiriyle "Kimse camiadan büyük değildir," sloganı işletilmeliydi; ancak işletilmedi. Lebron'un Cleveland imajını geçmesine izin verildi. Lebron'un o camiaya saygı duyması istenmedi. Lebron da kafasına göre takıldı bazı noktalarda. Maç öncelerini kişisel şovlarına dönüştürdü. Rakipleri hafife almasına göz yumuldu ve daha bir sürü gereksiz hatalar. Saygı talep etmezseniz, saygı görmezsiniz. Gördüğünüz fotoğrafta Cleveland'ın yerel gazetesi "Gitti" başlığını atarken aşağıdaki küçük yazıda "7 senede bir şampiyonluk bile kazan(dır)amadı," ifadesi ("Cleveland'da geçen yedi sene ve sıfır şampiyonluk" diye de tercüme edilebilir) kullanılmış. Çok haksızca bir ifade. Sanki Cleveland, Lebron öncesi şampiyonlukların takımıydı. Kaldı ki, şampiyonluk kazandırsaydı, kızmayacaklar mıydı gidişine' Yine kızacaklardı. Belki nispeten az olacaktı; ama kızılacaktı yeniden. Bu noktada Lebron'un en büyük hatası bence sessizce gidememesi oldu. Ben o basın toplantısını yapılacağın duyduktan sonra umudumu artırmıştım kalacağına dair; çünkü açıkça çıkıp "Bir yere gitmiyorum, buradayım," demesini bekliyordum. Olmadı. Kendi tercihi. Şimdi de bu "kendi tercihi" meselesine bakalım:
  
NBA'de bir basketbolcunun oynayacağı takımı seçmesi çok görülen bir şey değildir. Birincisi, NBA'e "draft" ile giren bir oyuncu, oynayacağı takımı seçme lüksüne sahip değildir. Bunu bir istisnası hatırladığım kadarıyla Kobe'ydi. Charlotte Hornets takımı tarafından 13. sırada seçildikten sonra Kobe Lakers'ta oynamak istediğini söyleyerek takasını istedi ve Sırp pivot Vlade Divac karşılığında takas edildi. Neyse, draft edilen oyuncu köle misali, kim seçerse onun "malı" olur. Ta ki kontratı bitene kadar. Elbette bu arada kötü oynaması, beklentileri karşılayamaması veya başka sebeplerden ötürü da "bir gece ansızın" başka bir takıma "takas olduğu" haberini de öğrenebilir medya vasıtasıyla "kölemiz". Dolayısıyla, oyunun kurallarından birisi de budur. Peki Lebron'un ilk kez eline geçen bu fırsatı "kendi tercihi" doğrultusuna kullanmak istemesi sizce yanlış mı' Bence değil. Bir an önce kendilerinden kurtulmak istedikleri oyuncuları başka takımlara "köle misali" takas eden takım sahipleri "hain" veya "vefasız" olmuyor da, iyi bir oyuncu kendi rızasıyla başka bir takıma gidince mi "hain" oluyor' Bırakalım bu çifte standardı. Lebron'un tercihinin doğruluğunu tartışabilirsiniz; fakat o tercihi yapma özgürlüğünü eleştiremezsiniz. Kimse kimseyi zorla bir takımda tutamaz. Hababam Sınıfı'nın "Tüccar Müdürü'nün" mantığı bir yere kadar işliyor bu kapitalizm çağında bile.

Lebron şampiyonluk istiyor ve bazıları çıkıp "Niye daha zor yoldan kazanmayı denemiyor," şeklinde bir eleştiri getirebiliyor. Kolay varken niye zor yolu seçsin ki' Kolaylaştırın, güçleştirmeyin denmemiş mi' Kaldı ki dört senedir deniyor bunu Lebron. Jordan'ın sahip olduğu Pippen veya Kobe'nin yardımına gelen Gasol kalitesinde birisi mi var takımında' Yok. Umut var mı' Az... Dört senedir olmayan bir umut için bir dört sene daha beklemek istememiş, mesele bundan ibaret. Jordan kariyerinin ilk yedi senesinde şampiyon olamadığı zamanlarda her sene Detroit Pistons takımından kelimenin tam anlamıyla dayak yiyerek eleniyordu. Ne zaman Pippen da hem oyun olarak hem de mental anlamda Jordan'ın seviyesine yaklaşmaya başladı, o zaman Chicago şampiyonluklara ambargo koymaya başladı. Pippen en iyi zamanındayken çoğu otoriteye göre NBA'de Jordan'dan sonra en iyi ikinci oyuncu olarak gösteriliyordu. Yani, sıradan bir yardımcı değildi ki Jordan'la birlikte her sene "En İyi Savunma Beşi"ne seçilirdi. Keza Kobe Bryant... Ben Kobe'nin baş rol oyuncusu olarak iki şampiyonluk kazandığını düşünüyorum; zira ilk üç şampiyonluğun başrol oyuncusu Shaq idi. Bunun ölçütü nedir peki' Finallerin En Değerli Oyuncusu Ödülü'dür (Finals MVP). Shaq'ta kaç tane var' 3. (Diğer şampiyonlukta o ödülü Wade almıştı Miami'de iken). Kobe'nin kaç tane var' 2. İkisi de son iki senede. Tim Duncan'ın kaç tane var' 3. Dört şampiyonluğun bir tanesindeki MVP ödülü Tony Parker'a ait. Peki Jordan'ın kaç tane var' 6. Hani moda bir tabir var, "yancı" diye. İşte Shaq, 2002 NBA Finalleri serisinde Jason Kidd'li New Jersey takımını denize dökerken 40 sayı 12 ribaunt, 35 Sayı 10 Ribaunt gibi durdurulumaz ve taklit edilemez istatistiklerle (4-0 biten serinin ortalaması 36 Sayı 12 Ribaunt meraklısı için) oynuyordu seri boyunca. Ve tabi ki Shaq'ın yancısı Kobe idi. Nitekim Kobe, Shaq gittikten sonra bir şampiyonluk kazanamadı. Hatta, iki sene zor sabretti ve hatırlayacaksınız, açık açık takasını istedi radyo programında. Çünkü biliyordu ki, o takımda şampiyonluk kazanamazdı. Sonra, nasıl olduğunu hala anlayamadığım tek taraflı bir takasla Gasol geldi ve Kobe üç senede iki şampiyonluk kazandı. Bunları yazarken Kobe'nin büyüklüğüne gölge düşürmek istemiyoruz elbette; ama NBA'de şampiyonluk için çok güçlü kadrolar gerekiyor. Artest, Odom, Gasol ve Bynum gibi Lakers oyuncuları her takımda ilk beş başlar. Peki Cleveland takımındaki Anthony Parker her takımda ilk beş çıkar mı' Hayır; ama Cleveland'da çıkıyordu. Jamison, daha genç ve iyiyken güçlü Dallas takımında yedek kalıyordu. Cleveland'da ise ilk beş oyuncusu olmaktan başka çaresi yoktu. Demem o ki, ne Lebron, ne Wade, ne de Bosh kendi takımlarında (mesela Bosh bu sene felaket oynayan Hidayet'le mi umacaktı şampiyon olmayı') şampiyon olmaları bu şartlarda mümkün değildi. Boston takımında tam beş tane All-Star oyuncu vardı bu sene. Adamlar da finali oynadılar Lakers ile. Spurs takımı üç All-Star ile konferans Yarı Finali'ne bile çıkamadı. Utah'ta dört tane All-Star vardı; ama ilk turda elendiler. Magic'teki üç All-Star ne kadar işe yaradı Boston karşısında' Bir de Miami, Cleveland ve Toronto takımlarındaki All-Star sayılarına bakalım. Lebron, Wade ve Bosh haricinde hiç yok. Geçen sene sakatlıklar sayesinde seçilen Mo Williams'ı ve sakatlık şampiyonu, All-Star eskisi Jermaine O'Neal'ı saymıyorum. Öte yandan, Garnett ve Ray Allen iki sene önce Boston'a geldiklerinde niye aynı tepkiyi vermedik' İlk geldikleri sene şampiyon olduklarında "Artık efsane olma şansları kalmadı" mı dedik, yoksa, "İşte şimdi gerçekten efsane oldular," mı dedik' Acaba bu da bizim kendi çifte standardımız mı' O harika üçlü bir araya geldi de savunma basketbolunun nasıl yapılacağını gösterdiler hepimize.

Tadını çıkarın arkadaşlar bu takımın. Yapacakları her maç olay olacak bir takım izleyeceğiz bu sene' Basın toplantısında Wade, "sacrifice" kelimesini kullandı birkaç kez. Yani herkes mebzul miktarda "fedakarlık" yapacak. Dolayısıyla üç süperstar nasıl bir topu paylaşacak sorusu anlamsız kalıyor; ama illa o soruya cevap bulmak istiyorsanız 2010 All-Star maçında Doğu takımındaki Lebron ve Wade'in birbirleriyle yaptığı o güzel hareketleri ve alley-oop'ları bir izleyiverin. Lakers taraftarları, üst üste üçüncü şampiyonluk için önlerine çok ciddi bir engelin çıktığının farkındalar; ama "takım olabildikleri" için hala şu an itibariyle bu yeni kurulan takımdan daha iyi bir takıma sahip olduklarının da farkındalar mı'

Lebron zaten o güçlü Detroit takımına hem de playoff deplasmanında üst üste 25 sayı attığında zaten benim gözümde efsane statüsüne kavuştu. O Detroit ki, geçen yazımda belirttiğim dört All-Star'lı Lakers'ı ezip geçmiş bir takımdı. Basketbolseverlerin haricindeki sporseverlere pek aşina gelmeyen bir takımı herkesin tanıdığı bir isim haline getirdiğinde zaten o mertebeye az çok yükselmişti. Dolayısıyla bataklığı tercih etmeyip otobandan "basıp gitmek" için karşısına çıkan ilk fırsatı değerlendirdi. Şimdi sıra, hızlanmaya geldi...

Not: Tabi bunları söylerken "Efsane" mertebesi ile "ilahi" mertebeyi birbirine karıştırmamak lazım.  Onunla alakalı 2005 Mart'ında çıkan eski bir yazım belki bir fikir verebilir sporcuları "tanrılaştırmanın" yanlışlığı üzerine.

http://www.batug.com/budak4.htm

Yeni sezonun tadını çıkarın kısacası.

Twitter'dan takip etmek için buyrun:
http://twitter.com/kbudak



Tümü
 Reklam