Ömer Erdoğan: "Tarzımı Klopp'a benzetiyorum, onun gibi oynatmak istiyorum"

Süper Lig takımlarından Hatayspor'un teknik direktörü Ömer Erdoğan merak edilen birçok soruyu cevaplandırdı

Haber; Sporx.com
Abone Ol
Ömer Erdoğan: 'Tarzımı Klopp'a benzetiyorum, onun gibi oynatmak istiyorum'
Klavye okları ile sonraki ya da önceki habere geçebilirsiniz.
01 Mayıs 2021 14:17
Süper Lig takımlarından Hatayspor'un teknik direktörü Ömer Erdoğan, TFF'nin Tam Saha Dergisi'nden Rasim Artagan'a konuştu. İşte o röportaj...
Hatayspor'un kadrosunu çok kısa sürede ilginç transferlerle baştan kurdu. Teknik direktörlük kariyerinin henüz başında takımına oynattığı futbolla büyük beğeni kazandı. Futbolculuk ve teknik adamlık kariyerinin hikâyesini dinlerken, transferdeki başarı reçetesini de anlatan genç teknik adam, "Oyuncuya iletişim anlamında nasıl dokunmamız gerektiğini hep çalışıyoruz. Hangi ülkenin oyuncusunun nelerden hoşlandığına, ona nasıl davranılması gerektiğine kadar araştırıyoruz. Sırf antrenmanla bu işler oluşmuyor" diyor.

Merhaba hocam. 3 Mayıs 1977 Kassel / Almanya doğumlusunuz. Öncelikle aileniz hakkında bilgi alabilir miyiz?

Babam 1970'lerin başında iki ablamla annemi Kahramanmaraş'ta bırakıp Almanya'ya çalışmaya gidiyor. Amacı 2-3 sene kalıp, bir araba ya da ev parası kazanıp geri dönmekmiş. Ama oradaki ortamı beğeniyor. Mercedes fabrikasında işe giriyor ve annemleri de yanına alıyor. O gün bugündür annemler orada yaşamaya devam ediyor. Ben kesin dönüş yapmalarını çok istedim ama ikna edemedim. Türkiye'ye de sık sık gidip geliyorlar. Üç ablam var. Tek erkek benim. Almanya'da bir Türk mahallesinde büyüdüm ama Alman okuluna gittim.

Almanya'da futbola başlamadan önce nasıl bir çocukluk geçirdiniz?

En büyük sıkıntıyı o dönemde giden gurbetçilerimiz çekti. Çünkü bambaşka bir ülkeye gidiyor ve lisan bilmiyorlar. O zamanki şartlar çok elverişli değil. Çünkü o dönem Türk marketleri, Türk kahvehaneleri yok. Tamamen yurtlarda kalıyor. Kötü muameleyle karşılaşıyorlar. Almanlar ilk giden jenerasyonu bir arada tuttuğu için Türk mahalleleri oluştu ve ben de böyle bir mahallede doğup büyüdüm. Babam 50 senedir orada ama Almancası hâlâ çok iyi değil. Annemin de öyle… Çünkü hiç ihtiyaç duymamışlar. Öyle bir mahallede büyüdüm ama bugün bana bir seçenek sunsalar yine o mahallede büyümek isterim. Çünkü çok güzel bir çocukluk geçirdim. Çok güzel arkadaşlıklar edindim. Bizim orada bir varoluş mücadelemiz vardı. Bizi Almanlarla aynı kategoriye koymadılar. Ne okulda bir tuttular ne de futbol altyapı takımlarında. Bize hep yabancı muamelesi yaptılar. Onun için küçük yaşta çok daha güçlü büyümeyi öğrendik. Mücadele ile geçti çocukluğumuz. Hep kendimizi kabul ettirmeye çalıştık.

Ama bu durum size yaramış…

Evet kesinlikle… Üç oğlum var, en büyüğü 15 yaşında… Ben 15 yaşında çok daha olgundum. Kendi ayaklarımın üzerinde duruyordum. Okula, antrenmana kendi başıma gidiyordum. Bugün insanlar çocuklarını tek başına servissiz göndermiyor.

Futbolla tanışmanız nasıl oldu?

Babam spora ve futbola çok meraklıydı. 7-8 yaşındayken babam beni keşfederek bir altyapı takımına kaydetti. 1984'te ilk kez lisanslı sporcu oldum. Babam o yaşta belki benim futbolcu olacağımı öngöremezdi ama kendisinin de sevdiği bir sporu benim yapmam onu mutlu ediyordu. Bununla da kalmadı, altyapı dönemimden itibaren her hafta sonu hiçbir maçımı kaçırmadı.

Futbola FSC Lohfelden'de başladığınızı ve sonra St. Pauli'ye transfer olduğunuzu biliyorum. Almanya'da nasıl bir altyapı eğitimi aldınız?

Almanya'da o dönemde bile çok iyi imkânlar vardı. O yaştaki gençlere eğitim verebilecek çok sayıda amatör kulüp vardı. Benim doğup büyüdüğüm Kassel şehrinin nüfusu belki 120-130 bindi ama kendi tesislerine sahip olan abartısız 120 amatör kulüp vardı. Bahsettiğim Türk mahallesine 2-3 kilometre mesafede dört farklı kulüp vardı. O yaşta ligler bile başlıyordu. "Çocuk Bezi Ligi" diyorlar. 5-6 yaşında çocuklara maç yaptırıyorlar. O yaşlardaki eğitimde çocuklara serbestlik tanıyorlar, futbolun temel hareketlerini öğretiyorlar. Ama o maç heyecanını yaşamak bile çocuğu yarışmacı hale getiriyor.

St. Pauli sosyal konularla da çok ilgilenen ilginç bir takım. Oradaki günlerinizi nasıl anlatırsınız?

Kassel'de profesyonel takım yoktu. O dönem takımın gözde oyuncularından birisiydim. St. Pauli ise Bundesliga'da mücadele ediyordu. Beni keşfedip idmana davet ettiler. Bir hafta Hamburg'a gittim. Allah da yardımcım oldu. Hatta bir güzel anım var. Şut idmanında kaleyi devirdim. O kadar sert vurmuşum ki kale devrildi. Bild gazetesinde, "Denenmeye gelen Ömer Erdoğan, şut idmanında kaleyi devirdi" diye haber çıktı. O gazeteyi hâlâ saklıyorum. Şubat ayıydı ve St. Pauli ligde kalma mücadelesi veriyordu. Buna rağmen teknik direktörümüz dördüncü gün, "Biz senden eminiz. Seninle sözleşme yapmak istiyoruz" dedi. İlk adımı bu şekilde attık. St. Pauli benim için çok önemli oldu. Çünkü ilk defa bu kulüpte profesyonel imkânlarda oynama fırsatı buldum. O bir senede belki çok fazla forma şansı bulamadım ama o ortamı görmek benim için inanılmaz bir avantaj oldu.

1998-99 sezonunda Erzurumspor'a transfer oldunuz ve bir daha da Türkiye'den kopmadınız. Üç sezon Erzurumspor'da, ardından iki sezon da Diyarbakırspor'da oynadınız. O yılları nasıl hatırlıyorsunuz?

Sağ olsun beni Türkiye'ye getiren ilk hocam Hikmet Karaman. Onunla güzel bir ilişkimiz var. O beni keşfediyor, onun döneminde Süper Lig kariyerime başlıyorum ve 2013'te Bursaspor'da futbolu bırakırken de hocam yine Hikmet Karaman. 15 senede bir başlangıçta beraberdik Hikmet Hocamla, bir de sonda. Erzurum'da o dönem benim için hiç kolay olmadı. İlk defa evimden uzaklaşmıştım. O sırada eşimle yeni tanışmıştık. Onu da Almanya'da bırakıp gelmiştim. Sağ olsun Türkiye'ye uyum sağlamamda işlerimi kolaylaştıran kişi de yine Hikmet Hocam oldu. O da gurbetçi olduğu ve sıkıntıları bildiği için bana sürekli yardımcı oldu. Erzurum'u çok sevdim. Kendimi geliştirme ve bir sonraki adımımı daha sağlıklı atma açısından çok güzel yıllarım geçti orada. Diyarbakır'da da iki sezonluk bir tecrübe yaşadım. Oradaki insanların misafirperverliği ve desteği beni çok mutlu etti. Hem ben oraları sevdim hem oralardaki insanlar beni sevdi.



İstikrarınız sizi 2003-2004 sezonunda Galatasaray'a taşıdı. Ancak sarı-kırmızılı takımda bir sezon kalabildiniz…

Benim gittiğim dönem sıkıntılı bir dönemdi. Ali Sami Yen kapanmış, maçlar Olimpiyat Stadı'na verilmişti. Eminim Ali Sami Yen'de oynamış olsaydık daha iyi bir sezon geçirebilirdik. Oynadığım mevkide kaptan Bülent Korkmaz ve Barcelona'dan gelen Frank de Boer vardı. Onların önüne geçmek kolay değildi. Bir dönem sonra Fatih Hocamız revizyona gidip gençlere yöneldi ve ben de peş peşe maç oynama fırsatı buldum. Fenerbahçe maçında attığım gol sonrası taraftarların bana olan sevgisi arttı. Ancak orada faydalı olabileceğime inancım kalmamıştı ve Aykut Kocaman için Malatyaspor'u tercih ettim. İyi ki de tercih etmişim. Çalıştığım hocalar arasında en iyilerinden birisiydi. Kendisinden çok şey öğrendim. İki sezon sonra da Bursaspor'a transfer oldum.

Bursaspor'da şampiyonluk yaşayarak tarihe geçtiniz.

Bursa benim için çok şey ifade ediyor. Zaten ailece de oraya yerleştik. Şampiyonluğa gelince bizim için bir mucizeydi. O sene gerçekten takımdaşlık, aidiyet duygusu ve aile ortamının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gördüm. Bir camianın, bir takımın arkasında duruşu, kulübün doğru yönetilmesi bizi şampiyonluğa taşıdı. Sezona şampiyonluk hedefiyle girmemiş ama Ertuğrul Hocamla bir çıkış yakalamıştık. Fakat sezon içinde öyle bir ortam oluştu ki, takım içindeki saygı-sevgi, kenetlenme, özgüven, taraftarın ve camianın takıma inanması, halkın desteği bize haklı bir şampiyonluk getirdi.

Teknik direktör olmaya futbolculuğunuzun hangi aşamasında karar verdiniz ve futbol oynadığınız dönemde bugünkü kariyerinizi inşa etmek için neler yapıp, neler biriktirdiniz?

Futbolculuk dönemimi çok profesyonelce yaşadığım için farklı şeylerle kafamı meşgul etmedim. Futbol sonrasına çok kafa yormadım. Ama çalıştığım hocalardan notlar tutmaya başladım. Hocaların olumlu-olumsuz iletişimleriyle, antrenman bilimleriyle ilgili notlar tuttum. 2012'de ise "Son senem olacak" dedim ve ilk kez futbol sonrasını düşünmeye başladım. Futbola çok bağımlıydım. Bana en uygun işin antrenörlük olduğunu düşündüm ve böylece direkt bir geçiş yapıp Ertuğrul Hocamın yardımcılığıyla devam ettim.

Futbolcu olduğunuz dönemde çalıştığınız teknik adamlardan neler öğrendiniz, içlerinde teknik adamlık kariyerinizi en çok etkileyen hangisi oldu?

Hocalarımın hepsinden bir şeyler öğrendim. Biraz geriye gidersek Hikmet Hocamın emeği çok fazla. 1990'ların sonunda kullanılmayan metotları Hikmet Hocamız kullanıyordu. Bu Almanya'da bizim için normaldi ama Türkiye o yıllarda bu seviyeye gelmemişti. Rahmetli Ümit Kayıhan Hocamın da çok ayrı bir yeri var bende. Onunla baba-oğul ilişkimiz vardı. Almanya'ya düğünüme gelmişti. Kendisiyle üç farklı kulüpte çalışma fırsatı buldum. Allah rahmet eylesin. Galatasaray'a beni getiren Fatih Hocamın da yeri ayrıdır; liderlik duruşu, takımın kötü gidişatında motivasyonla dik duruşu çok önemlidir. Dışarıdaki krizleri nasıl yönetebileceği konusundaki tavırları bana örnek oldu. Aykut Kocaman futbolculara özgüven aşılayan bir teknik adamdı. Futbolculuk dönemimin zirvesini Ertuğrul Sağlam ile yaşadım. En uzun süre onunla çalıştım. Benim için rol model oldu. Futbola bakış açısı çok iyidir. Bursa büyük şehir, bazı dengeleri ayarlamanız lâzım. Şehrin büyüklerini takıma çekmeniz için bu organizasyona sizin de katılmanız lâzım. İnanılmaz güzel yönetiyordu hoca bu durumları.

Futbolu bıraktıktan sonra Ertuğrul Sağlam'la Eskişehirspor ve Bursaspor'da çalıştınız. Teknik ekibin içinde bulunmak neler kattı size?

O dönemler çok önemliydi. Futbolculuk kariyeriniz olsa da diğer taraftan bakmayı o yıllarda öğrendim. Çünkü futbolcuyken, "Takım kaptanıyım. Sorumluluklarım var. Takımı idare etmem lâzım" diyerek, idmandan sonra ekstra çalışıp eve gidiyordum ve olay orada bitiyordu. Ama antrenör olunca böyle değil. Antrenör olarak 25-30 kişilik oyuncu grubunu idare etmek çok farklıydı. Ertuğrul Hoca ile beş yıldır birbirimizi çok iyi tanıyorduk. Çok iyi bir iletişimimiz vardı. Kafa yapımız uyuyordu. Hocanın oyuncularla olan iletişimi benim için çok önemliydi. Ertuğrul Hoca ile başlamak benim için çok avantajlı bir durumdu. Üç senede çok güzel tecrübeler kazandım. Ama yardımcı antrenörlük de beni kesmedi. Öğrenmenin sonu yok. Üç senenin sonunda, "Ben oldum" demedim ama "Öğreneceksem birinci hoca olmam lâzım. Hata yapacaksam da birinci hoca olarak yapayım" dedim.

Teknik direktör olarak ilk maçınıza da Fatih Karagümrük'ün başında Bursaspor deplasmanında çıktınız. 1-1 giden maçın son dakikasında yediğiniz golle sahadan 2-1 mağlup ayrıldınız. Öncelikle bu ilginç tesadüf ve o maçla ilgili neler söylersiniz?

Çok büyük bir tesadüf. Bahsettiğiniz gibi ilk maçımı Bursa'ya karşı deplasmanda oynamak benim için çok ilginçti. Olumlu bir tarafı vardı. Sağ olsunlar maçtan önce yaklaşık 25 bin taraftar "Büyük Kaptan Ömer Erdoğan" olarak çağırdı beni. Halen tüylerim diken diken oluyor. Bu beni çok mutlu etti. Oyuncularım bile şaşırdı.

Karagümrük'ün başında 12 maç kalabildiniz. 5 galibiyet, 6 beraberlik ve 1 yenilgi aldınız ki o maç da Bursaspor maçıydı. 11 maç üst üste kaybetmediniz ama ayrılmak zorunda kaldınız.

İlk hocalık tecrübemdi. Burada da Süleyman Hurma Başkanımıza teşekkür etmek istiyorum. Sağ olsun bize güvendi, yardımcı oldu. Eğer o sektörde var olmak ve devam etmek istiyorsanız başlangıcınızın iyi olması lâzım. Karagümrük'e gittiğimde ilk 4-5 haftada istediğimiz sonuçları almasaydık ve beş hafta sonra işimden olsaydım ikinci fırsatı bana kimse verir miydi? Soru işareti… Çok daha zor şartlarda, daha alt liglerde iş bulurdum. Çalışmaların karşılığını almak çok önemli. O takımı 13. sıradan alıp play-off sıralamasına kadar getirdik. Ama sonra bazı anlaşmazlıklarımız oldu ve ayrılmamız gerekti.

Hatayspor tarihinde ilk kez Süper Lig'de mücadele ediyor. Yeni takımlar genellikle bocalama yaşar. Ama siz takımı adeta uçurdunuz. Öncelikle imza süreciniz nasıl gelişti? Bu takıma gelirken hayalleriniz ve hedefleriniz neydi?

Takım Süper Lig'e çıktıktan sonra Mehmet Altıparmak ile yollarını ayırıyor ve hoca arayışına giriyor. Sportif Direktörümüz Fatih Kavlak da sağ olsun beni öneriyor başkana… Onursal Başkanımız Lütfü Savaş'la Ankara'da tanıştık. Karşılıklı bilgi alışverişinde bulunduk. Kendimizi tanıttık, hedeflerimizi söyledik. İlk görüştükleri hoca benim. Toplantı sonrasında Lütfü Başkanımız sağ olsun, "Benim için hoca belli oldu. Ömer Hocayla başlıyoruz" diyor. Tarihinde ilk kez Süper Lig'e çıkan takımın başına Süper Lig tecrübesi olmayan, hocalık kariyeri çok fazla olmayan birisini getirmek, onun açısından da riskli gözükebilir. Başkan, "Benim için isim, kariyer, geçmiş önemli değil; benim için gerçekten hırslı, öğrenmeye, kendini geliştirmeye aç, enerji dolu bir hoca istiyorum" dedi ve beni tercih etti. Hatayspor'da işe başladığımda çok fazla zamanımız yoktu. Çok çabuk hareket etmek zorundaydık. Devam etmek istemediğimiz oyuncularla yollarımızı ayırdık. Çok transfer yapmamız ve takımı sil baştan kurmamız gerekiyordu. İmza attıktan bir hafta sonra kamp başladı. Kamp programı yaparken eksik mevkilere transfer yapmak için de uğraştık. Sportif Direktörümüz Fatih Kavlak ve ekibimle yoğun bir mesai harcadık. Yaz döneminde 500-600 oyuncu izledik. Ama bu oyuncuların dışında daha önce ekibimle canlı izlediğimiz oyunculara öncelik verdik. Akintola gibi, Münir gibi, Pablo Santos, Ruben Riberio gibi izlediğimiz oyuncuları tercih ettik. Bu konuda yönetimimiz bize güvendi ve seçim hakkı verdi. Bu güvenlerini de boşa çıkarmadık çok şükür. Kendilerine bir kez daha teşekkür ediyorum.

Herkes Hatayspor'un kadro kalitesini konuşuyor.  Sizin de saydığınız gibi Mame Diouf, Ruben Riberio, Mohammed Kamara, Aaron Boupendza, Munir, Pablo Santos, Adama Traore, David Akintola, Jean-Claude Billong bu sezon transfer ettiğiniz oyuncular ve neredeyse sıfırdan bir kadro oluşturdunuz. Üstelik bu oyuncuların hepsinde de hedefi 12'den vurdunuz. Bu isimlerin hepsini siz mi belirlediniz? Nasıl bir oyuncu tarama ekibiniz var?

Oyuncu almak kolay, önemli olan oyuncudan performans almak. Size bir örnek vereyim. Mame Diouf'un Stoke City'de iki sezon doğru dürüst maçı yok. İstatistikleri çok iyi değil. Bu oyuncuyu transfer ederken bazı kriterleri değerlendirerek aldık. Mesela beni en çok heyecanlandıran bir konuyu anlatmak istiyorum. Diof'ta ısrar etmemi sağlayan ilginç bir olaydı. Mame, Stoke'tayken rezerv ligde oynadı. Bir maçta bir pozisyon var. Takım arkadaşı penaltı kullanıyor ve penaltı golle sonuçlanıyor. Penaltıyı kullanmayan Mame Diouf, topu filelerden alıp sprintle koşarak orta saha noktasına bırakıyor. Düşünün, Mame Diouf'tan bahsediyorum. Mame bunu Premier Lig'de değil rezerv ligde yapıyor. Futbola karşı ne kadar iştahlı, istekli ve karakterli olduğunu o maçta görüyorum. Tabiî Hannover dönemini, Manchester United dönemini zaten araştırdım. Diouf kariyeri büyük oyuncu ama iki senede düşüş yaşayan oyuncu için dersiniz ki, "Bu oyuncu doymuş." Fakat o pozisyon beni çok etkiledi. Senegal Millî Takımı'nda oynadığı, benim de tanıdığım arkadaşlarına da ulaştım. Karakteriyle ilgili hep güzel referanslar aldım. Kendisiyle de görüntülü görüşmeler yaptım. O enerjisini zaten görünce anlıyorsunuz. Benim verdiğim mesajlar da onu heyecanlandırdı. Demek istediğim, transfer yapmak çok önemli ama oyunculardan bu verimi alabilmek veya performansının zirvesine getirmek çok daha önemli. Burada sadece kendimden söz etmiyorum. Biz bir ekibiz. Teknik ekibim ve yardımcılarımla beraber oyuncularımı hem fiziksel hem mental hem de taktiksel olarak en iyi şekilde hazırlamaya çalışıyoruz. Oyuncuların buna karşılık vermeleri de ne kadar karakterli olduklarını gösteriyor. Sonuçta biz isteriz, anlatırız, gösteririz ama oyuncu yapmazsa olumlu dönüş olmaz. Futbolcuda potansiyel varsa ve karakteri de iyiyse biz zaten küçük dokunuşlarla onu yine yukarıya çıkartabiliriz. Oyuncuya iletişim anlamında nasıl dokunmamız gerektiğini hep çalışıyoruz. Hangi ülkenin oyuncusunun nelerden hoşlandığına, ona nasıl davranılması gerektiğine kadar araştırıyoruz. Oyunculara hep yardımcı olmaya çalışıyoruz. En ince detaylara kadar oyuncuları araştırıyoruz. Sırf antrenmanla bu işler oluşmuyor.

Transferin bir de mâliyet boyutu var ki siz bu transferlerin neredeyse tamamını bonservissiz olarak renklerinize bağladınız. Bu da ayrı bir başarı hikâyesi ve diğer kulüplere de örnek olarak anlatılmalı…

Bu da böyle açıkçası… Burada başkanımız bize güvenmiş ve sorumluluk vermiş. Sezon başlarken iyi sonuçlarla bu güveni geri vermemiz gerekiyordu. Aynı şekilde bunun bir de mâliyet tarafı var. Biz sezon başında gelip, "1 milyon euroya şunu alın, 2 milyon euroya bunu alın" diyerek kulübü borca sokup, 3-5 hafta ya da 3-5 ay sonra buradan ayrıldığımızda arkamızda çok büyük bir sıkıntı bırakmış olabilirdik. Bunun önüne geçmek için sezon bütçemizi öğrendik ve 10 liraysa 10 liralık bir takım kuralım istedik. 15 liralık takım kursaydık oyunculara verilen sözleri tutamazdık. Bu sefer başka problemlerle karşı karşıya kalacaktık. Biz 10 liraya çok sayıda ve kaliteli oyuncular almamız gerektiğini biliyorduk. Araştırınca oluyor, buluyorsunuz. Şimdiden gelecek sezon için çalışmalarımıza başladık. Sezonun son maçlarına takımımızı hazırlarken erken hazırlığı da yapmamız gerekiyor. Kulübü mâli açıdan zor durumda bırakmamak ve almak istediğimiz oyuncuları da kimse fark etmeden erkenden almak istiyoruz. Ne kadar erken alırsak o oyuncuyu o kadar çok kazanmış oluruz. Bu, zahmetli ve yorucu bir iş... Eğer sağlıklı bir planlama olursa bu yapılabiliyor.

Takımınızda hiç beklenmedik bir çıkış yapan oyuncu Aaron Boupendza oldu. Geçmiş kariyerine bakıldığında onda kimse böyle bir potansiyel görmemişti. Siz hangi verilerle Aaron Boupendza'yı transfer ettiniz ve nasıl böyle bir verim almayı başardınız?

Aaron'u izlerken son yıllarda istatistik olarak performansının karşılığını vermediğini görüyorduk. Ama potansiyeli olan bir oyuncu olduğunu da biliyorduk. Yetenekli bir oyuncu. Değişik çalımları, değişik şutları var. Gücünü iyi kullanıyor. Sürati ve hava toplarındaki etkinliği iyi. Bunları çok daha iyi yapabildiği zaman iyi yerlere gelebileceğini düşündük ve öyle transfer ettik. Aldığımızda şu anki halinden çok farklıydı. Kilo problemi vardı. Bazı konularda çok eksiği vardı. Ama biz özellikle sezon öncesi kamp döneminde yaptığımız ekstra çalışmalarla bunu giderdik. Oyuncu da bize çok güzel cevap verdi. Takım içerisindeki kaliteli oyuncuların neler yaptığını da gördü. Önünde Mame Diouf gibi kariyerli ve karakterli bir oyuncu var. Pablo gibi, Ruben gibi oyuncular var. Bu oyuncular Aaron için çok iyi örnekti. Daha önce zirveye çıkan oyunculardı. Ama şu an burada takımı bir yerlere getirebilmek için çaba gösteriyorlar. Aaron bundan da çok etkilendi. Arkadaşlarına ayak uydurdu. Dedi ki, "Benim de bu takımın bir parçası olabilmem için çok çalışmam gerekiyor." Biliyorsunuz ben ilk haftalarda Aaron'u oynatmıyordum.  Çünkü bir sakatlık durumu vardı. O dönem onu daha çok alternatif oyuncu olarak değerlendiriyordum. Ama o dönemde bile hırsıyla, antrenmanlarda sürekli üzerine koyarak, eksiklerini tamamlayarak, istediklerimize olumlu cevaplar vererek kendisini geliştirdi. Ben kendisiyle hep konuştum. "Bak oğlum çok az kaldı. Üzerine koyarak çalışmaya devam et. Şans vereceğim sana. Ama sen ne zaman hazır olursan, o zaman bu formayı alacaksın ve bir daha çıkarmayacaksın" diyordum. Bu fırsatı kendi oluşturdu. Çok çalıştı ve sabırla bekledi. Oyuna sonradan aldığımız dönemlerde hep katkı sağladı. Bu fırsatı da yakaladıktan sonra sürekli üzerine koyarak devam etti.

Tamamen yeni bir takıma oynattığınız futbol da takdir görüyor. Teknik adamlar kafalarındaki oyun tarzını oturtabilmek için genellikle süre isterler ama siz sezonun başından beri belli bir çizginin üzerinde futbol oynuyorsunuz. Bu işin sırrı nedir?

Ekip olarak analize çok önem veriyoruz. Çok zaman harcıyoruz. Kendi analizlerimizi ciddi zaman harcayarak yapıyoruz, rakip analizlere de çok önem veriyoruz. Bugün bakıyoruz rakibin artıları, eksileri nedir. Artılarına önlem alırken eksiklerden faydalanmak için planlar geliştiriyoruz. Nereye koşu yapabiliriz, nerede durabiliriz, bunları çalışıyoruz. Hangi hücum varyasyonuyla daha çabuk kaleye gideriz diye çok denemeler yapıyoruz. Oyuncu da bunları biliyor. "Şu koridordan, şu aradan gittiğimde arkadaşım pası attığında kaleci ile karşı karşıya kalacağım" diyor. Bunları hafta içi çalışıyoruz. Doğaçlama oluşan hiçbir şey yok. Çalışmanın karşılığı… Dediğim gibi yaptığımız analizler ve çalışmanın karşılığını alınca, oyuncular da bunu yaşayınca daha inanarak bakıyorlar artık analiz ve çalışmalara… Çünkü sonuca gitmişler ve başarılı olmuşlar. Oyuncular size bu sayede çok farklı bakıyor. Çok zekiler; sizi tartıyorlar. Boş şeyler anlatırsanız ikinci, üçüncü maçtan sonra seni ciddiye almıyorlar. Ama biz son detaya kadar ilgileniyoruz. Oyuncunun göremediği küçük detaylara kadar inmeye çalışıyoruz. Bu arada ekibime de çok teşekkür etmek istiyorum. Burada uzun zamandır benimle olan, birinci yardımcım, dostum Özhan Pulat'ın bende de takımda da çok emeği var… Sonra biliyorsunuz Gökhan Zan Hoca Hataylıdır… Uzun zamandır Hatayspor'a farklı görevlerde hizmet veriyordu. Benim Millî Takım'dan arkadaşım. Onun dışında İsmail Serbest Hocam var. Kendisini sürekli geliştiren bir teknik adam… Mehmet Kale var; Eskişehir Teknik Üniversitesi'nde doçent, atletik-performans hocam. Nihat Yüksel kaleci antrenörümüz… Daha önce TFF Eğitim Dairesi'nde, Genç Millî Takımlarda, Süper Lig'de farklı takımlarda çalışmış… Bir de Coşkun Hocam var analiz departmanımızda… Daha önce yıllarca Bursaspor'da oynamış, çok değerli bir teknik adam…

Röportaj yaptığımız tüm oyuncularınızın vurguladığı aile ortamını nasıl oluşturdunuz?

İlk haftadan itibaren oyuncularıma arkadaş gibi yanaştım. İhtiyaçlarına göre, ağabey, arkadaş veya baba oldum. Zamanı geldiğinde de hoca olarak aramızdaki mesafeyi korudum. Oyuncularımız biliyor ki "Hocamız affedici, bize arkadaş gibi davranıyor, bazı rahatlıkları veriyor, dostane yaklaşıyor ama zamanı gelince de uyarılarda bulunuyor." Dediğim gibi oyuncularıma özgüven aşılamaya çalıştım. Her rakibe saygımız var ama kimseden korkmuyoruz. Bunu aşılamaya çalışıyorum. Kendilerinin ne kadar yetenekli ve karakterli oyuncular olduğunu hatırlatıyorum. Onlara verdiğimiz rahatlıkla beraber takım içindeki antrenman metotları olsun, seyahatlerdeki sıcak ortam olsun bu aile ortamını oluşturdu. Genelde oynamayan mutsuz olur ama bizim takımımızda herkes birlikte hareket ediyor. Herkes, hak edenin forma giyeceğini biliyor.

Takımınız farklı milletlerden oyunculardan oluşuyor. Her biri ayrı karakterler. Onlarla iletişimi nasıl sağlıyorsunuz? Kaç dil biliyorsunuz?

İngilizce ve Almanca biliyorum. Fırsat bulursam Portekizce ve Fransızca öğrenmek istiyorum. İkisini çözsem zaten tercümana da gerek kalmayacak. Oyuncuyla iletişimi direkt kurmak çok önemli. Tercümanlar yardımcı oluyor ama hiçbir zaman direkt iletişimdeki frekansı yakalayamazsınız.

Hatayspor'un kısa, orta ve uzun vadedeki hedefleri nelerdir? Siz kendinizi bu hedeflerin ne kadar içinde görüyorsunuz?

Kısa vadede sezonu en iyi yerde bitirmek istiyoruz. Orta vadede bu kulübü borçlu hale getirmedik. Borcu yok kulübün. Yeni sezonda gelir-gider dengesini iyi ayarlamak istiyoruz. Hem futbolcu satarak kulübe para kazandırmak hem de uzun vadede tesisleşme konusunda ciddi adımlar atılmasını istiyoruz. İnşallah altyapıdan oyuncu yetiştirip, takıma katmaya çalışacağız. Ligde kalıcı olan, sıkıntısız bir sezon geçiren ama sürekli üzerine koyarak devam eden bir takım oluşturmak amacındayız.

Kendinize nasıl bir kariyer planı yaptınız? Gelecekte hangi liglerde, hangi takımlarda, neleri başarmayı hedefliyorsunuz?

Şu anda öğrenme aşamasındayım. Oyuncularıma da "Her maç kendimizi geliştirmemiz için bir fırsat, her idman bir fırsat" diyorum. Her idmanı drone aracılığıyla kaydedip izliyorum. Avrupa'daki maçları izlerken artık farklı bakıyorum. Futbolcuyken topun olduğu bölgeye bakıyordum, şimdi farklı bakıyorum. Hücum yaparken diğer oyuncular ne yapıyor, pas alırken doğru açılar nereler… Ama aynı zamanda savunma yapan da nasıl yapıyor, bunları takip ediyorum. Yeniliklere açığım. Hatayspor'da çalışmaktan çok mutluyum. Ama uzun vadede hayallerim var. Bir tanesi Bundesliga'da çalışmak… İngiltere'de çalışmayı da çok istiyorum. Hayallerimden biri de Bursaspor'da hoca olmak…

Hatayspor eski stadında bu başarıyı yakaladı. Yeni stadınız da bitmek üzere… Taraftar olmadan, eski bir statta oynamanın etkileri neler? Yeni statla alâkalı ne düşünüyorsunuz?

Taraftarın eksik olması bizim için çok üzücü… Gönül isterdi ki bu başarıları taraftarların önünde yaşayalım. Onların coşkusuyla daha da güzel işler yapalım. Eski stada gelince, bizim tarihi stadımız. Sezon başından beri orada oynadığımız için evimiz oldu. Çok şükür zeminimiz iyi. Yeni stat ise devasa ve muhteşem. Geçen hafta antrenman yapma fırsatımız oldu. 3-4 gün antrenman yaptık. Hayalimiz orada kendi taraftarımızın önünde dolu tribünlere karşı oynamak. Umarım bu hastalık ortadan kalkar ve ilk maçımız seyircili olur.

Yabancı oyuncularla yaptığımız röportajlarda genellikle Türkiye'de taktik ve stratejiye dayalı bir oyun olmadığından, futbolun duygularla oynandığından söz ediyorlar. Zaman zaman Aykut Kocaman, Abdullah Avcı gibi teknik adamların da bu tip şikâyetlerini duymuştuk. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Katılmamak elde değil. Maalesef Türk oyuncuların çoğu altyapıdan hem geç çıkıyor hem de hazır gelmiyor. Açıkçası taktiksel bilgi olarak çok zayıf geliyor. Türk futbolu öyle bir şey ki uzun yıllardır bu konuda adım atılamıyor. Bu değişim bugünden yarına yapılamıyor. Bu konuda yeni jenerasyon hocalar olarak biz daha çok kafa yoruyoruz. Benim gibi hocaların oynatmak istediği futbolu saha içerisindeki dizilişten, topsuz oyundaki dizilişten görebiliyorsunuz. Taktiksel varyasyonlar, rakibe göre oynamalar görülebiliyor. Umarım hep beraber bu değişimi gerçekleştiririz.

Teknik direktör Ömer Erdoğan, futbolcu Ömer Erdoğan'a neler söyler, hangi uyarıları yapardı?

Benim Ömer Erdoğan gibi bir futbolcum olsun isterdim. Profesyonel ve örnek bir futbolcu… Yetenekleriyle değil ama saha içinde ve dışında profesyonelce nasıl yaşanır, örnek gösterirdim. Bu konuda mütevazî olmayacağım. Belki de Türkiye liglerinde en profesyonel oyunculardan birisiydim. Çünkü işimi inanılmaz seviyor ve saygı duyuyordum. Buradan evime ekmek götürüyorum. Ona göre bir yaşantım vardı. Dediğim gibi böyle bir öğrencim olsa takdir ederdim.

Almanya'da büyümek, oranın disipliniyle yoğrulmak oyunculuk kariyerinize istikrar ve başarı kattı sanırım. Teknik direktörlük kariyerinizde de o disiplinin izleri sürüyor mu?

Kesinlikle… Almanya'da futbolcu olarak bu disiplini gördüm ama boş zamanlarımda da kulüplerde staj gördüm. Borussia Dortmund'a iki dönem gittim. Bayer Leverkusen'e gittim. Mönchengladbach'a gittim. Klopp,  Tuchel, Favre ve Schmidt dönemlerinde gittim… Disiplin ve işe saygılarını bire bir gördüm. Ayrıca Guus Hiddink'in yanında Chelsea'de staj yaptım ve kendimi bugünlere hazırlamaya çalıştım. Orada hocaların antrenmanları, maça hazırlıkları ve diğer organizasyonlarını, oyuncularla iletişimlerini gözlemledim. Bunlar bana çok şey kattı. Hepsi bu konuda çok disiplinli, işlerini inanılmaz profesyonelce yapıyorlar. İmkânlar da buna göre müsait ama Chelsea'de Hiddink, "Elimde büyük dünya starları var, inanılmaz oyuncular var. Aman ben bu takıma idman yaptırmayayım, eksiklerini göstermeme gerek yok. Sahada bıraksam zaten oynarlar" demiyor. Onlar bile çok detaya önem veriyor ve analiz yapıyor. Tuchel ve Klopp döneminde oyuncuların ne kadar hırslı olduklarını gördüm. En küçük hatalarda hocalar oyuncularını uyarıyor.

Ligimizde en çok beğendiğiniz oyuncular kimler?

Benim oyuncularım… Ben bizim 11'imizi ve oynamayanları sayarım…

Teknik direktör olarak kendinize örnek aldığınız ya da beğendiğiniz antrenörler kimler?

Jürgen Klopp… Duruşuyla, oynatmak istediği futbolla, oyuncularla olan iletişimiyle benim için 10 numara. Yakından tanıma fırsatı bulduğum için de çok mutluyum. Guardiola da çok saygı duyduğum bir hoca ama kendi tarzımı Klopp'a benzetiyorum. Onun gibi oynatmak istiyorum.

Millî Takımımız, 2022 Dünya Kupası elemelerine çok iyi başladı ve 3 maçta 7 puan topladı. Önümüzde Avrupa Şampiyonası var. Millî Takımımızla ilgili neler düşünüyorsunuz?

Şenol Hocamı ve futbolcu kardeşlerimi tebrik ediyorum. Bizi çok mutlu ettiler. Avrupa Şampiyonası'na katılma fırsatı elde ederek bizi sevindirdiler. 2022 elemelerine de çok iyi başladılar. Bu jenerasyondan çok umutluyum. Avrupa deneyimimiz çok fazla. Kaan, Ozan, Merih, Çağlar gibi dünya yıldızlarımız var. Zeki, Umut, Cenk Tosun, Burak Yılmaz… Abdülkadir Ömür geliyor. Okay çok iyi… Daha önce bu kadar iyi oyuncular yoktu. Bu arkadaşların en iyi liglerde oynayıp tecrübe kazanması da büyük şans. Umut ediyorum ki bu sene Avrupa Şampiyonası'nda başarılı olacağız. Hollanda ve Norveç maçlarındaki takım savunması beni çok umutlandırdı. Kompakt durduk, rakibe pozisyon vermedik. Avrupa Şampiyonası'nda da böyle olacak. Bütün maçlarda önceliğiniz gol yememek olacak. Bu tabiî ceza sahasına 10 kişiyle otobüs çekip bekleyelim anlamına gelmiyor. İkinci bölgede doğru dizilelim, zamanı gelince çabuk çıkalım. Pas yapabilecek bir takımız, zaman zaman oyunun temposunu da düşürebiliriz. Bu bizim için örnek oldu. Letonya maçı tam tersi oldu… Letonya arkaya çekilip bizim topa sahip olmamızı sağladı. Bu tür maçlar daha zor oynanıyor. Çünkü onlar da topu kazanıp çok çabuk çıkmak istedi. Avrupa Şampiyonası örnekleri bence Norveç ve Hollanda maçlarındaki oyundur… Şenol Hoca zaten tüm analizleri yapacaktır.

Bugün çok sayıda oyuncumuzun Avrupa'da oynamasını nasıl açıklıyorsunuz? Sizin döneminize göre ne değişti?

Oyuncularımız cesaret kazandı. Avrupa'daki takımlar artık Türk pazarını çok daha dikkatli izliyor ve tarıyor. Bakıyorsunuz Ali Akman'ı Bursaspor'dan kapıyorlar. Bursa'yı örnek göstermem gerekiyor. Çünkü çok genç oyuncularla oynuyorlar ve birçok oyuncularını da Avrupa takımları izliyor… Altınordu Çağlar'ı, Cengiz'i gönderdi… Eskişehir'den Metehan Altunbaş Avusturya'ya gitti. Şimdi Türkiye pazara girdi ve Türk futbolcular da artık cesaretlendi. "Biz de gidebiliriz ve başarılı olabiliriz" diyorlar. Bir de yeni jenerasyon artık kendisini çok daha çabuk hazırlamaya başlıyor. Mesela dili çözmek için ders alıyorlar. Benim zamanımda en büyük sıkıntı dil problemiydi. Abilerimiz gittiklerinde oraya adapte olamıyordu. Mutsuz olup geri dönüyorlardı.

Yine de Süper Lig'e gelebilen genç oyuncu sayısı çok fazla değil. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Genç nüfusumuz çok fazla ama imkân tanıyamıyoruz onlara… Burada bakıyorsun etrafına, her yer taş… Biz bile İstanbul'a gelince ter idmanı yapmak için kaç kilometre yol yapıyoruz. Şu bölgede (Halkalı) kaç bin nüfus var… Bu çocuklar nasıl geliştirsin kendini? Olmuyor… Belki potansiyel var. Mahalle arasında oynuyor ama onlara imkân vermen lâzım. Havuzumuz küçük olduğu için sıkıntı yaşıyoruz. Ama bakıyorsunuz Avrupa'da bambaşka… Veya Afrika ülkelerine bakıyorsunuz orada Avrupalılar akademi açıyor ve oyuncu çıkartıyor. Bizim şanssızlığımız tesislerimiz az, havuzumuz dar. Altyapıya yeterince önem vermiyor profesyonel takımlar… Altyapıya çok fazla imkan sağlanmadığı için maalesef oyuncu çok sayıda çıkmıyor.


Tümü
TÜMÜ