Milliyet yazarı Attila Gökçe, köşesinde Fenerbahçe'nin gündemine dair değerlendirmelerde bulundu. İşte o yazı...
Fenerbahçe Başkanı Ali Koç, geçen yıl sezon biter bitmez, “Yeni hocamız yabancı olacak” diyerek medyanın ve taraftarların bir tür papatya falı açarak 10’dan fazla teknik direktör adayının gündeme gelmesine neden oldu. Sonunda hep birlikte karmakarışık bir Jorge Jesus sürecine tanıklık ettik. Bu yıl bir yandan transfer bir yandan da yeni hoca arayışı var. Başkan yine çerçeve çizdi: “Yeni hocamız yerli olacak!”… Yıldan yıla değişen hocanın yerli/yabancı olmasıyla ilgili tercihler için fazla yoruma gerek yok.
Sezonun rüzgarına göre alınan kararlar böyle. Söz konusu Fenerbahçe ise, 9 yıldan beri tarihinin en uzun şampiyonluk hasretine kapılıp kendileriyle birlikte taraftarlarına da dokuz doğurtan yönetimlerin, böyle gel-gitler yaşayıp deneme-yanılma yöntemlerine başvurması çok doğal.
Fenerbahçe’de yerli teknik adam tercihi, kanımca sosyolojik olarak ihmal edilmiş bir alana yeniden geçişi simgeliyor. Şöyle anlatayım: Galatasaray “bünyeden yetişmiş” teknik adamlar eliyle başarı göstermede futbolumuzun şampiyonudur. Kendi yetiştirdikleri Gündüz Kılıç ve Coşkun Özarı gibi hocalardan sonra Fatih Terim’le yepyeni bir efsane yarattılar. O gelenek geçtiğimiz sezon Okan Buruk’un kazandığı şampiyonlukla yeni bir döneme girdi. Beşiktaş ise “ocaktan yetişmiş” eski sporcularla deneme-yanılmalardan sonra Sergen Yalçın’la şampiyonluk kazanarak yeni bir heyecan yaşadı. Şenol Güneş de Trabzonspor orijinli olmakla birlikte, kariyerindeki iki şampiyonluğu Beşiktaş’ta kazandığı için, listeye “ocaktan yetişmişler” kategorisinden eklenebilir. Kimse kusura bakmasın… Fenerbahçe’nin böyle bir geleneği yok.
Kendi içinden yetişen hocalarda Aykut Kocaman’la çok değerli bir şampiyonluk kazandıkları halde, hocayı sahiplenemediler. 3 Temmuz sürecindeki çileli çalınmış hayatlarla dolu günlerde kulübün temsilciliğini ve savunmasını da tek başına başarıyla üstlenen Aykut Kocaman’ın kalbini kırdılar. Yönetimin göreve geldikten sonra hocayı iki ay kapıda bekletip hiç konuşmadan vazgeçmeleri de kötü bir deneyim oldu. Şampiyonluk kazandığı halde lanetlenerek kulüpten uzaklaştırılan Ersun Yanal da başka bir dramın kahramanıdır. Sonradan göreve davet edilmiş, hayal kırıklığı ile istifasını sunduğu halde Türkiye Kupası’ndaki Trabzonspor maçında sırf “aidiyeti” yüzünden görev almıştır.
Fenerbahçe Yönetimi’nin yerli antrenör tercihi doğru, seçeneği çok sınırlı bir karardır. Emre Belözoğlu’nu göndermek, ardından gelen çok başarılı İsmail Kartal’la devam etmek en akılcı tercih olduğu halde, ondan da vazgeçmek akıl dışı yaklaşımlardır.
Şimdi görüyoruz ki, davet alıp sunum yaptığı söylenen Abdullah Avcı için ne anlama geldiğini çözemediğim gereksiz “homurdanmalar” Koç Yönetimi’nin cesaretini kırmış. Abdullah Avcı’nın da akşamdan sabaha Fenerbahçe için istihareye yatmadığını biliyoruz. O zaman tek kapı kalıyor geriye: İsmail Kartal. Hocanın gösterişsiz ama başarılı kariyeri, ciddiyeti, süper egolu yıldızlara haddini bildiren büyüklüğü, saygı gösterilmesi gereken özellikleridir. Hepsinin üstüne, “Fenerbahçe aidiyetini” de eklemeliyiz. Uzatmaya gerek yok.. Akıl da gönül de aynı adı söyletiyor: “-Elbette İsmail Kartal!”