Yazının ilk bölümünde, şike sürecinin yarattığı infiali, adalet sistemindeki tuhaflıklardan yola çıkarak açıklamaya çalışmıştım. Öyle ki, hukukun temel prensiplerin eksik kurulmuş olması, bizi diğer birçok davanın, hatta bunun da ötesinde, toplumsal hoşnutsuzlukların, özgürlük ve eşitlik taleplerinin kaynağına kadar götürüyor. Özetle, sorun çok daha derinlerde ve sadece yüzeysel tartışmalarla ve psikolojik analizlerle çözülecek gibi değil.
İlk yazıda,
1- Yargılama süresinin uzunluğu,
2- Soruşturmanın gizliliği,
3- Suçun tanımlanması,
ilkelerini Beccaria’nın kuramları üzerinden incelemiştim. Şimdi kaldığımız yerden devam ediyoruz:
4- Suç ve cezaların orantılı olması
Aziz Yıldırım hakkında 87 yıla kadar hapis isteniyor. Sadece getir götür işleri yapmış olan bir Beşiktaş çalışanı hakkında 25 yıla kadar hapis isteniyor. Serdar Adalı terör örgütü lideri suçlamasıyla 30 yıl ile yargılanacak. Suçlandıkları konuları düşündüğünüzde biraz fazla gelmiyor mu size de?
Beccaria’ya kulak verelim tekrar;
- “Bir cezanın kendisinden beklenen etkiyi yapabilmesi için cezanın yol açtığı acının, suçun sağladığı yarardan çok olması yeterlidir. Bu sınırın ötesine geçen her ceza fazlalıktır, yararsızdır, gereksizdir.”
- “Cezanın etkisi, onun ağırlığından ve vereceği acıdan çok, cezanın uygulanacağının kaçınılmaz olduğuna ilişkin inançta yatmaktadır.”
- “Suçları önleyen en önemli frenlerden biri, cezaların ağırlığı değil, cezaların kaçınılmaz olmalarıdır. Hafif bile olsa, bir cezanın kaçınılmaz bulunması, ondan yakayı sıyırmanın olanaksız olması, cezadan kurtulma umudunu veren daha acımasız ve ağır başka bir cezanın yarattığı korkudan her zaman daha büyük bir korku, bir etki doğuracaktır. Çünkü ufak bile olsalar acılar kaçınılmaz olduklarında insanların ruhlarını her zaman ürpertirler. Oysa Tanrı’nın armağanı olan umut bizde sık sık her şeyin yerine geçer. Para hırsının ve zayıflığın etkisiyle çoğu zaman gündeme gelen cezadan kurtulma umudu bir kez güçlenmeye görsün, insanlar o anda en büyük acıları yaşama düşüncesinden uzaklaşırlar.“
- “Cezanın canavarca olması da cezadan kurtulmak için, duyulan acının büyüklüğünden daha çok çaba gösterilmesini kışkırtır. Gerçekten tüyler ürpertici bir ceza tek bir suçun cezasından yakayı kurtarmak için birçok suçun işlenmesine yol açar.”
- “Cezaların adil olmaları için zorunlu olmaları gerekir.”
- “Cezaların amacı suçlunun kendi yurttaşlarına karşı zarar vermelerini engellemekten ve başkalarının benzer eylemlerde bulunmalarını önlemekten başka bir şey değildir.”
- “Eğer toplum düzenini aynı derecede sarsmayan iki suça aynı ceza verilirse insanlar en ağır suçu işlemekte bir sakınca görmeyecekler ve bu konuda çok zor bir engelle de karşılaşmayacaklardır. Hele bir de suçla daha büyük bir çıkar birleşmişse o zaman suçu işleme konusunda daha kolay karar vereceklerdir.”
Çok açık değil mi? İnsan doğasının ve güdülerinin kolayca yönlendirebileceği, toplumsal zararı sınırlı ve canavarca olmayan bir hata/suç için öngördüğünüz ceza, kasıtlı adam öldürme gibi ağır bir suça verdiğiniz cezanın çok üstünde olduğunda, toplumdan gelecek adalet ve eşitlik haykırışlarıyla başetmeniz çok zor olur.
Nitekim İtalya’daki şike davalarında, birçok sanık hakkında futboldan ömür boyu men cezası gelmiş, ancak hapis cezaları çok sınırlı ve kısa tutulmuştu.
Burada savcının öngördüğünü eleştirecek bilgiye sahip olmadığımı hatırlatayım. Bana göre sorun yasaların temel mantığında.
Bununla birlikte, uygulamayı eleştiriyor olsam da, yapılan şike soruşturması, “cezaların kaçınılmaz” olması üzerine çok faydalı bir etki yapacaktır. Yeter ki, soruşturma süreci hukukun temel ilkelerinden sapmasın ve insanlara adalet duygusu versin.
5- Affetmek
Bu konuya girme nedenim, kulüpler birliğinin Federasyon’a af için veya yasanın öngördüğünden daha hafif cezalar verilmesi için (daha doğrusu hiçbir takımı küme düşürmemesi için) yaptığı baskı. Biliyorsunuz, af konusu daha önce Gökdeniz’in durumunda da gündeme gelmiş ve kullanılmıştı.
Beccaria af konusunu sorgulayan ilk düşünür olma onuruna sahiptir;
- “Unutmamalıdır ki, suçların affa uğrayabileceklerini ve cezanın suçların kaçınılmaz sonucu olmadığını göstermek, suçlularda cezasız kalma umudunu ve düşünü kışkırtmak demektir. Bu durum aynı zamanda affedilmemiş olan kimselerin uğradıkları cezaların yargıdan, adaletten değil daha çok zorbalığın gücünün baskısından ve şiddetinden kaynaklandığına insanları inandırmak demektir.”
- “’Bir yurttaş nasıl uğradığı bir haksızlığı tazmin ettirebilirse, bir cezayı da aynı biçimde bağışlayıp hoş görebilir’ anlayışının ürünü olan bu tutum, kuşkusuz iyilikseverliğe ve insanlığa uygundur. Ancak cezanın örnek olma zorunluluğunu yok ettiğinden, kamunun yararına değildir. Tersine buna aykırıdır. Üstelik ceza verme yetkisi tek başına bir yurttaşa değil bütün yurttaşlara ya da krala aittir. Yurttaş bu hakkın sadece kendisine düşen payından vazgeçebilir. Ama öbürlerinin haklarını ortadan kaldırmaz.”
- “Cezalar ne denli ılımlı olursa krallar da bireyler de gönül yüceliğine ve bağışlamaya o denli az zorunluluk duyarlar.”
- “Yasalarda görülen saçmalıklar ve densizlikler verilen hükümlerde yaşanan tüyler ürpertici acımasız cezalar bu tür afları zorunlu kılmaktadır. Ancak af yasalarda yer almalıdır.”
- “Yasalar ile özel ve bireysel durumlarda bu yasaları yürütenler ve uygulayanlar kimsenin gözünün yaşına bakmamalı, eğilip bükülmemelidirler. Ancak sadece yasa koyucu ılımlı, hoşgörülü, bağışlayıcı ve insancıl olmalıdır. “
- “Af hükümdarlığın gerektirdiği bütün ödevlerin kimi zaman eksiklerini giderip onları tamamlayan ve çoğu kez krallara ait bir yetki ve erdemdir. Ancak bu erdemin cezaların ılımlı ve yargılamanın düzenli, kurallara uygun ve çabuk olduğu bir yazılı hukuktan çıkarılıp atılması gerekir.”
Bu arada, yeri gelmişken Federasyon için de söyleyecek sözüm var.
Olayın hukuki boyuta taşınması, Federasyon’u harekete geçmeye zorladığı için faydalı olmuştur. Fedarasyon’un daha 2 yıl önce, Gençlerbirliği ve Oftaş’ın aynı ligde oynamasının sakıncaları üzerine (kanıtları kuvvetli olmasına rağmen) bir soruşturmaya girmek istemediğini, hatta ülkeyi FIFA nezdinde zor durumda bırakmayı göze aldığını ve hatta bu takımları son haftalarda birbirleriyle oynatma hatasına düştüğünü de hatırlamak lazım. Keza 2002’de patlayan şike iddialarını ve diğer birçok iddiayı soruşturmaya bile değer bulmadığını. Oysa iddiaları ortaya atan şahıs sonrasında bir kitap yazmış ve en azından soruşturmaya değer ithamlarda bulunmaya devam etmişti.
Bu olayların üzerine zamanında gidilmiş olsa, bugün bu çok daha hafif davalarla karşı karşıya olabilirdik. Üstelik o ithamlarla ilgili suçsuzlar aklanmış olacak, suçlular ise futbol camiasından uzaklaştırılmış olacaktı. Türk futbolu bu kadar büyük bir kördüğüm yaşamayacaktı. Kısacası bugünkü tabloda Federasyon’un geçmişteki hatalarının büyük payı var.
Bir sözüm de bu talepte bulunan kulüplere. Kulüpler adalet duygusuyla değil, sadece çıkarlarını korumaya yönelik davranmaktadır. Bu nasıl bir çelişkidir ki, hem suçlanan kulüplerin / yöneticilerin masum olduğunu ve minimum cezanın verilmesi gerektiğini iddia edeceksiniz, hem de bu soruşturma da adı geçen oyuncuları peşinen suçlu ilan edip sözleşmelerini feshedeceksiniz.
6- Kasıt
Kasıt konusuna girme nedenim Trabzonspor ile ilgili iddialar. Çevremde, “eğer gerçekten Trabzonspor tarafında sadece bir teşebbüs olduysa, kasıt en az şike kadar ağır cezalandırılmalı mıdır” tartışması yoğun bir şekilde yapılıyor.
Beccaria’nın bu konuda da görüşleri olduğu malum;
- “Yasalar niyeti (amacı, kastı) bir başına cezalandırmazlar. Bununla birlikte bir suç onu işlemek iradesini açığa vuran kimi davranışlarla işlenmeye başlamışsa kuşkusuz bu davranış bir cezaya müstahak olacaktır.”
- “Suçların gerçek ağırlık ölçütünün kasıt olduğuna inananlar yanılmaktadır. Çünkü kasıt, nesnelerin uyandırdığı günübirlik gelip geçici izlenime ve/veya etkiye, zekanın önceden takındığı tutuma sıkı sıkıya bağlıdır.”
Kısacası böyle bir durumda ceza verilmesi kaçınılmaz olmalı, ancak somut olarak işlenmiş bir suçla aynı kefeye konulmamalıdır diyor Beccaria.
7- İnanç ve eşitlik
Gelelim taraftarın yaklaşımına. Yukarıda saydığım nedenler ve insan psikolojisi taraftarın davranışını çok anormal kılmıyor. Şiddet kullanılmadığı sürece tabii.
Ancak bir insanın suçlu olup olmadığına inanmak tamamen bireysel bir konudur. O yüzden bunu hukuksal bir sonuç olarak beklemek mantıklı değildir. Çünkü insanlar ne dış imajları ne de iç dünyaları yüzünden yargılanabilirler.
Birincisi, insanların iç dünyasını bilemezsiniz. Günümüzde insanların görünüşten çok farklı dünyalara sahip olabileceğini sık sık görüyor ve hayrete düşüyoruz. Bu nedenle, sanıklar hakkında masum veya suçlu olduğuna yönelik inancımız –mantıklı çıkarımlar yapamadığımız sürece- sadece inanç seviyesinde kalmalıdır. Tabii aynı şey adalet sistemi için de geçerlidir. Adalet sistemi de insanları –kanıt olmaksızın- sadece iç dünyasına dair şüphelere/çıkarımlara dayanarak yargılamamalıdır.
İkincisi, insanlar konumlarından bağımsız olarak yargılanmalıdırlar. Dolayısıyla sadece inancımız veya adalet duygumuza dayanarak adalet çığlıkları atarken, bunu sadece belirli ve mevkisi en yüksek şahsın bazında yapmamız, bizim de eşitlik duygumuzun eksik olduğunu gösterir. Ortada aynı türden bir adaletsizlik olduğuna inanıyorsak, bu adaletsizliğe uğrayan tüm zanlılar için aynı tepkiyi verebilmeliyiz. Sadece kulüp başkanına yönelik değil.
Yine Beccaria’ya atıfta bulunursak;
- “Bir kimse, herşeyin çok üzerinde bulunan yasaları çiğneme konusunda başkalarından, sıradan yurttaşlardan daha az korkmamalıdır.”
- “Cezaların ölçütü suçlunun duyarlılığı değil topluma verdiği zarardır. Bu zarar, eylemi yapanın sınıfsal düzeyi yükseldikçe artar.”
Yazıyı bir övgü ile bitirmek istiyorum. Üzerinde kısaca durulan fazla irdelenmeyen, önemi fazla algılanmayan bir davranışla…
Tüm soruşturmanın üzerinde Çarşı grubunun açıklaması sallanıyor hala. Şike skandalının en temelinde yatan ahlak kavramını en iyi şekilde sorgulayan. Savaş kışkırtıcılığını, nefreti, intikamı dışlayan. Bu ülkenin en çok ihtiyacı olan değerlere sahip çıkan.
"Kimse ’Beşiktaşk’ dediğimiz için her şeyi mubah göreceğimizi beklemesin. Biz sevdiğimiz renklerin sevdalısıyız, belalısı olmayacağız.”
ŞİKE VE ADALET (I)'İ OKUMAK İÇİN TIKLAYIN
İlk yazıda,
1- Yargılama süresinin uzunluğu,
2- Soruşturmanın gizliliği,
3- Suçun tanımlanması,
ilkelerini Beccaria’nın kuramları üzerinden incelemiştim. Şimdi kaldığımız yerden devam ediyoruz:
4- Suç ve cezaların orantılı olması
Aziz Yıldırım hakkında 87 yıla kadar hapis isteniyor. Sadece getir götür işleri yapmış olan bir Beşiktaş çalışanı hakkında 25 yıla kadar hapis isteniyor. Serdar Adalı terör örgütü lideri suçlamasıyla 30 yıl ile yargılanacak. Suçlandıkları konuları düşündüğünüzde biraz fazla gelmiyor mu size de?
Beccaria’ya kulak verelim tekrar;
- “Bir cezanın kendisinden beklenen etkiyi yapabilmesi için cezanın yol açtığı acının, suçun sağladığı yarardan çok olması yeterlidir. Bu sınırın ötesine geçen her ceza fazlalıktır, yararsızdır, gereksizdir.”
- “Cezanın etkisi, onun ağırlığından ve vereceği acıdan çok, cezanın uygulanacağının kaçınılmaz olduğuna ilişkin inançta yatmaktadır.”
- “Suçları önleyen en önemli frenlerden biri, cezaların ağırlığı değil, cezaların kaçınılmaz olmalarıdır. Hafif bile olsa, bir cezanın kaçınılmaz bulunması, ondan yakayı sıyırmanın olanaksız olması, cezadan kurtulma umudunu veren daha acımasız ve ağır başka bir cezanın yarattığı korkudan her zaman daha büyük bir korku, bir etki doğuracaktır. Çünkü ufak bile olsalar acılar kaçınılmaz olduklarında insanların ruhlarını her zaman ürpertirler. Oysa Tanrı’nın armağanı olan umut bizde sık sık her şeyin yerine geçer. Para hırsının ve zayıflığın etkisiyle çoğu zaman gündeme gelen cezadan kurtulma umudu bir kez güçlenmeye görsün, insanlar o anda en büyük acıları yaşama düşüncesinden uzaklaşırlar.“
- “Cezanın canavarca olması da cezadan kurtulmak için, duyulan acının büyüklüğünden daha çok çaba gösterilmesini kışkırtır. Gerçekten tüyler ürpertici bir ceza tek bir suçun cezasından yakayı kurtarmak için birçok suçun işlenmesine yol açar.”
- “Cezaların adil olmaları için zorunlu olmaları gerekir.”
- “Cezaların amacı suçlunun kendi yurttaşlarına karşı zarar vermelerini engellemekten ve başkalarının benzer eylemlerde bulunmalarını önlemekten başka bir şey değildir.”
- “Eğer toplum düzenini aynı derecede sarsmayan iki suça aynı ceza verilirse insanlar en ağır suçu işlemekte bir sakınca görmeyecekler ve bu konuda çok zor bir engelle de karşılaşmayacaklardır. Hele bir de suçla daha büyük bir çıkar birleşmişse o zaman suçu işleme konusunda daha kolay karar vereceklerdir.”
Çok açık değil mi? İnsan doğasının ve güdülerinin kolayca yönlendirebileceği, toplumsal zararı sınırlı ve canavarca olmayan bir hata/suç için öngördüğünüz ceza, kasıtlı adam öldürme gibi ağır bir suça verdiğiniz cezanın çok üstünde olduğunda, toplumdan gelecek adalet ve eşitlik haykırışlarıyla başetmeniz çok zor olur.
Nitekim İtalya’daki şike davalarında, birçok sanık hakkında futboldan ömür boyu men cezası gelmiş, ancak hapis cezaları çok sınırlı ve kısa tutulmuştu.
Burada savcının öngördüğünü eleştirecek bilgiye sahip olmadığımı hatırlatayım. Bana göre sorun yasaların temel mantığında.
Bununla birlikte, uygulamayı eleştiriyor olsam da, yapılan şike soruşturması, “cezaların kaçınılmaz” olması üzerine çok faydalı bir etki yapacaktır. Yeter ki, soruşturma süreci hukukun temel ilkelerinden sapmasın ve insanlara adalet duygusu versin.
5- Affetmek
Bu konuya girme nedenim, kulüpler birliğinin Federasyon’a af için veya yasanın öngördüğünden daha hafif cezalar verilmesi için (daha doğrusu hiçbir takımı küme düşürmemesi için) yaptığı baskı. Biliyorsunuz, af konusu daha önce Gökdeniz’in durumunda da gündeme gelmiş ve kullanılmıştı.
Beccaria af konusunu sorgulayan ilk düşünür olma onuruna sahiptir;
- “Unutmamalıdır ki, suçların affa uğrayabileceklerini ve cezanın suçların kaçınılmaz sonucu olmadığını göstermek, suçlularda cezasız kalma umudunu ve düşünü kışkırtmak demektir. Bu durum aynı zamanda affedilmemiş olan kimselerin uğradıkları cezaların yargıdan, adaletten değil daha çok zorbalığın gücünün baskısından ve şiddetinden kaynaklandığına insanları inandırmak demektir.”
- “’Bir yurttaş nasıl uğradığı bir haksızlığı tazmin ettirebilirse, bir cezayı da aynı biçimde bağışlayıp hoş görebilir’ anlayışının ürünü olan bu tutum, kuşkusuz iyilikseverliğe ve insanlığa uygundur. Ancak cezanın örnek olma zorunluluğunu yok ettiğinden, kamunun yararına değildir. Tersine buna aykırıdır. Üstelik ceza verme yetkisi tek başına bir yurttaşa değil bütün yurttaşlara ya da krala aittir. Yurttaş bu hakkın sadece kendisine düşen payından vazgeçebilir. Ama öbürlerinin haklarını ortadan kaldırmaz.”
- “Cezalar ne denli ılımlı olursa krallar da bireyler de gönül yüceliğine ve bağışlamaya o denli az zorunluluk duyarlar.”
- “Yasalarda görülen saçmalıklar ve densizlikler verilen hükümlerde yaşanan tüyler ürpertici acımasız cezalar bu tür afları zorunlu kılmaktadır. Ancak af yasalarda yer almalıdır.”
- “Yasalar ile özel ve bireysel durumlarda bu yasaları yürütenler ve uygulayanlar kimsenin gözünün yaşına bakmamalı, eğilip bükülmemelidirler. Ancak sadece yasa koyucu ılımlı, hoşgörülü, bağışlayıcı ve insancıl olmalıdır. “
- “Af hükümdarlığın gerektirdiği bütün ödevlerin kimi zaman eksiklerini giderip onları tamamlayan ve çoğu kez krallara ait bir yetki ve erdemdir. Ancak bu erdemin cezaların ılımlı ve yargılamanın düzenli, kurallara uygun ve çabuk olduğu bir yazılı hukuktan çıkarılıp atılması gerekir.”
Bu arada, yeri gelmişken Federasyon için de söyleyecek sözüm var.
Olayın hukuki boyuta taşınması, Federasyon’u harekete geçmeye zorladığı için faydalı olmuştur. Fedarasyon’un daha 2 yıl önce, Gençlerbirliği ve Oftaş’ın aynı ligde oynamasının sakıncaları üzerine (kanıtları kuvvetli olmasına rağmen) bir soruşturmaya girmek istemediğini, hatta ülkeyi FIFA nezdinde zor durumda bırakmayı göze aldığını ve hatta bu takımları son haftalarda birbirleriyle oynatma hatasına düştüğünü de hatırlamak lazım. Keza 2002’de patlayan şike iddialarını ve diğer birçok iddiayı soruşturmaya bile değer bulmadığını. Oysa iddiaları ortaya atan şahıs sonrasında bir kitap yazmış ve en azından soruşturmaya değer ithamlarda bulunmaya devam etmişti.
Bu olayların üzerine zamanında gidilmiş olsa, bugün bu çok daha hafif davalarla karşı karşıya olabilirdik. Üstelik o ithamlarla ilgili suçsuzlar aklanmış olacak, suçlular ise futbol camiasından uzaklaştırılmış olacaktı. Türk futbolu bu kadar büyük bir kördüğüm yaşamayacaktı. Kısacası bugünkü tabloda Federasyon’un geçmişteki hatalarının büyük payı var.
Bir sözüm de bu talepte bulunan kulüplere. Kulüpler adalet duygusuyla değil, sadece çıkarlarını korumaya yönelik davranmaktadır. Bu nasıl bir çelişkidir ki, hem suçlanan kulüplerin / yöneticilerin masum olduğunu ve minimum cezanın verilmesi gerektiğini iddia edeceksiniz, hem de bu soruşturma da adı geçen oyuncuları peşinen suçlu ilan edip sözleşmelerini feshedeceksiniz.
6- Kasıt
Kasıt konusuna girme nedenim Trabzonspor ile ilgili iddialar. Çevremde, “eğer gerçekten Trabzonspor tarafında sadece bir teşebbüs olduysa, kasıt en az şike kadar ağır cezalandırılmalı mıdır” tartışması yoğun bir şekilde yapılıyor.
Beccaria’nın bu konuda da görüşleri olduğu malum;
- “Yasalar niyeti (amacı, kastı) bir başına cezalandırmazlar. Bununla birlikte bir suç onu işlemek iradesini açığa vuran kimi davranışlarla işlenmeye başlamışsa kuşkusuz bu davranış bir cezaya müstahak olacaktır.”
- “Suçların gerçek ağırlık ölçütünün kasıt olduğuna inananlar yanılmaktadır. Çünkü kasıt, nesnelerin uyandırdığı günübirlik gelip geçici izlenime ve/veya etkiye, zekanın önceden takındığı tutuma sıkı sıkıya bağlıdır.”
Kısacası böyle bir durumda ceza verilmesi kaçınılmaz olmalı, ancak somut olarak işlenmiş bir suçla aynı kefeye konulmamalıdır diyor Beccaria.
7- İnanç ve eşitlik
Gelelim taraftarın yaklaşımına. Yukarıda saydığım nedenler ve insan psikolojisi taraftarın davranışını çok anormal kılmıyor. Şiddet kullanılmadığı sürece tabii.
Ancak bir insanın suçlu olup olmadığına inanmak tamamen bireysel bir konudur. O yüzden bunu hukuksal bir sonuç olarak beklemek mantıklı değildir. Çünkü insanlar ne dış imajları ne de iç dünyaları yüzünden yargılanabilirler.
Birincisi, insanların iç dünyasını bilemezsiniz. Günümüzde insanların görünüşten çok farklı dünyalara sahip olabileceğini sık sık görüyor ve hayrete düşüyoruz. Bu nedenle, sanıklar hakkında masum veya suçlu olduğuna yönelik inancımız –mantıklı çıkarımlar yapamadığımız sürece- sadece inanç seviyesinde kalmalıdır. Tabii aynı şey adalet sistemi için de geçerlidir. Adalet sistemi de insanları –kanıt olmaksızın- sadece iç dünyasına dair şüphelere/çıkarımlara dayanarak yargılamamalıdır.
İkincisi, insanlar konumlarından bağımsız olarak yargılanmalıdırlar. Dolayısıyla sadece inancımız veya adalet duygumuza dayanarak adalet çığlıkları atarken, bunu sadece belirli ve mevkisi en yüksek şahsın bazında yapmamız, bizim de eşitlik duygumuzun eksik olduğunu gösterir. Ortada aynı türden bir adaletsizlik olduğuna inanıyorsak, bu adaletsizliğe uğrayan tüm zanlılar için aynı tepkiyi verebilmeliyiz. Sadece kulüp başkanına yönelik değil.
Yine Beccaria’ya atıfta bulunursak;
- “Bir kimse, herşeyin çok üzerinde bulunan yasaları çiğneme konusunda başkalarından, sıradan yurttaşlardan daha az korkmamalıdır.”
- “Cezaların ölçütü suçlunun duyarlılığı değil topluma verdiği zarardır. Bu zarar, eylemi yapanın sınıfsal düzeyi yükseldikçe artar.”
***
Yazıyı bir övgü ile bitirmek istiyorum. Üzerinde kısaca durulan fazla irdelenmeyen, önemi fazla algılanmayan bir davranışla…
Tüm soruşturmanın üzerinde Çarşı grubunun açıklaması sallanıyor hala. Şike skandalının en temelinde yatan ahlak kavramını en iyi şekilde sorgulayan. Savaş kışkırtıcılığını, nefreti, intikamı dışlayan. Bu ülkenin en çok ihtiyacı olan değerlere sahip çıkan.
"Kimse ’Beşiktaşk’ dediğimiz için her şeyi mubah göreceğimizi beklemesin. Biz sevdiğimiz renklerin sevdalısıyız, belalısı olmayacağız.”
ŞİKE VE ADALET (I)'İ OKUMAK İÇİN TIKLAYIN

















