Bir süredir bazı sağlık sorunları nedeniyle yazı yazamamıştım. Akşamki maçı izledikten sonra işte yazma vakti geldi. Evet bugün için gündem ‘'El Clasico''. Belki de beklentilerin altında kalmış bir karşılaşma ama sonuçları oldukça etkileyici. Cumartesi Real Madrid taraftarları için kara gün oldu.
Real Madrid taraftarları için kara gün diyorum ama burada bizim gibi oturduğu yerden, yani Türkiye'den Real Madrid'i destekleyenleri kastetmiyorum tabii ki. Peki sadece bir yenilgi mi günü karartıyor' Hayır ama büyük bir yenilmişlik var. Üstelik basketbol takımlarının da aynı gün karşılaşması ve bu karşılaşmadan da Barcelona'nın galip ayrılması durumun zorluğunu fazlasıyla ortaya koymakta.
Futbol maçı açısından konuşmak gerekirse ben maçı, oynanan futbolu, yapılanları, yapılmayanları hiç önemsemiyorum bile. Tablonun bütününün ürkütücü olduğunu düşünüyorum. Çünkü geçtiğimiz sezon Barcelona rakibini ezip geçmişti. Bu sene Barcelona'nın daha çok zorlandığı konuşuluyordu. Yine çok etkileyici bir takım olmalarına rağmen geçtiğimiz sezona göre biraz daha zorlandıkları düşünülüyordu. Şimdi rakibin Barcelona gibi bir takım. Çoğuna göre asrın takımı. Tescillenmiş dünya devi... Bu takımın hakimiyetine son vermek adına 400 milyon avroya yakın para harcıyorsun ve bunun hiçbir fayda sağlamadığını görmek oldukça acı. Ligde durdurmak istediğin rakibin seni kendi sahanda yenerek büyük bir avantaj yakalıyor. Şampiyonlar Ligi'ni elinden almak istediğin rakip gün geçtikçe senin sahanda oynanacak finale yürüyor. Gerçek bir Real Madrid taraftarı için ne kadar kabul edilebilir bilemiyorum. Paranın da satın alamayacağı bir tablo çiziyor Barcelona.

Basketbol açısından iki takımın durumuna bakarsak Perez ile basketbola da büyük bir yatırım yapan Real Madrid ile karşılaştık. Barcelona basketbolda da Avrupa'nın en iyisi konumunda. Bu iki takım da Euroleague'de son sekiz takım arasına kalmayı başardı. Fakat gelinen aşamada Real Madrid'in rakibi Barcelona'ydı. Beş maç üzerinden oynanan seriyi Barcelona 3-1 ile geçmeyi başardı ve çeyrek finalde Real Madrid kupaya veda etti. İki takımın tüm sezon boyunca oynadıkları maçlara bakarsak ilk olarak Eylül ayındaki hazırlık karşılaşmasını Barcelona 89-76 kazanmayı başardı. Daha sonra Ekim ayında oynanan İspanya ACB Süper Kupası Finali'nde Barcelona rakibini 86-82 ile geçmişti. Ligde Aralık ayında oynanan karşılaşma deplasmanda yine 57-79 Barcelona üstünlüğü ile sonuçlandı. Daha bitmedi ve bu iki takım 21 Şubat 2010 tarihinde İspanya Kupası Finali'nde karşılaştı Barcelona yine rakibini 80-61'lik skorla mağlup etmeyi başardı. Euroleague çeyrek finalinde bu iki takım dört karşılaşmaya çıktı ve üçünü Barcelona, birini Real Madrid kazanabildi. Son olarak da 10 Nisan 2010 El Clasico tarihinde futbol maçından önce Barcelona rakibini 78-73 ile yine yenmeyi başardı.
Tablonun bütününden bahsetmiştim. İşte Real Madrid tarafından bu sezon için bakarsak tabloya futbolda iki karşılaşmadan da alınan iki yenilgi, basketbolda oynanan dokuz karşılaşmada alınan sekiz yenilgi... Bu iki ana branşta da ligde Barcelona üstünlüğü hakim olduğu gibi Avrupa kupalarında Barcelona hakimiyeti bulunuyor. Gün gelir Real Madrid aynı duruma yükselir ama gün Barcelona'nın günü.
Sadece izlemek gerek
Messi konusunda tek bir düşüncem var ki o da böyle bir oyuncuyu yaşamak. İçinde bulunduğumuz dönemin bize getirdiği bir şans olarak görmek gerekir Messi'yi. Onu birileriyle kıyaslamak, onu bazı kalıplara sokmaya çalışmanın son derece yanlış olduğunu bilmemiz gerekir. Maradona ile futbol açısından kıyaslanabilir. Fakat Maradona futbolu kadar konuşulan bir hayata sahipti. Maradona farklı bir adamdı, farklı bir havası vardı ve bu hava dahi hala yaşıyor.

Messi ile Maradona'yı karşılaştırırken Maradona gibi olamaz diyenlere berlirtmek isterim ki zaman, futbol çok çok değişti. Napoli bir Barcelona değildi ama Giancarlo Corradini, Alemao, Careca, Ciro Ferrara gibi parçalarla Maradona etrafında kurulmuş ideal sayılabilecek bir takımdı. Hangisi daha iyi, hangisi daha iyi olacak bilinmez. Ama gereksiz bir tartışmadır bırakın Messi'nin keyfini çıkaralım. “Bir Dünya Kupası aldı mı tamam” demeyelim Messi'yi izleyelim sadece. Ağzından çıkan her sözün bana göre değerli olduğu biri Arsene Wenger'i bile kendine hayran bırakacak bir yıldızı izleyelim. Maradona'yı izlemek kadar keyif verici düzeyde değil belki ama bugünün futbolunda çok büyük bir zevk Messi'yi izlemek.
Reklam çılgınlığı
Dünya Kupası futbolseverler için ne kadar büyük bir ilgi kaynağıyken aynı durum büyük şirketler için de geçerli. Birçok önemli sponsorun bulunduğu bu turnuvaya yaklaşırken firmaların çektikleri reklamlar da büyük ilgi görmekte.
Futbol dünyasını ilgilendiren reklamlarıyla en dikkat çeken marka Pepsi. Bu dünya kupası adına da çok önemli reklamlar çekmekteler. Messi, Drogba, Henry, Kaka gibi isimlerin kullanıldığı reklamlar büyük ilgi görmekte. Pepsi'nin yanında Coca Cola da Dünya Kupası ismi geçmemesine rağmen Roger Milla'nın kullanıldığı Afrika'ya yönelik reklamıyla dikkatleri çekmişti.
2010'a yönelik reklamlar konusunda ESPN'in de çok aktif olduğunu belirtmek gerekir. Birçok reklam filmi çektiler ve bunların izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Endonezya'nın bir televizyon kanalı RCTI'ın Gudang Garam sponsorluğunda çektiği reklam filmi ve internet erişimi konusunda önemli bir firma olan MTN'nin reklamları fazlasıyla dikkat çekici.
Pepsi'nin futbol dünyasına yakınlığından bahsetmişken bu anlamda bir markadan daha bahsetmek gerekir. O marka da Castrol... Castrol sadece futbol değil her spor dalına büyük destek sağlamakta. Castrol'un futbol adına da bir sitesi olduğunu da düşünürsek dünya kupası için de birçok reklam kampanyaları hazırladıklarını görüyoruz.
2010 Dünya Kupası'nın yanında basketbolda da Türkiye'de Dünya Şampiyonası heyecanı yaşanıyor. Bu doğrultuda özellikle Kobe Bryant, Ersan İlyasova, Hidayet Türkoğlu, Andrew Bogut, Pau Gasol, Tony Parker'ın baş rollerde kullanıldığı İstanbul'un çeşitli mekanlarının gösterildiği reklam filmini de çok dikkat çekici olduğunu belirtmem gerekir. Ayrıca tabii ki oyuncuların ağzından verdiği mesajlardan oluşan Antonis Fotsis, Andrei Kirilenko, Chris Paul, Hamed Haddadi gibi isimlerin kullanıldığı reklamlar da bulunuyor.
Dünya Kupası yolunda bu kadar çok reklam varken ve daha saymadıklarım varken bunlara değinme nedenim oldukça yaratıcı ve dikkat çekici reklam olmalarından kaynaklı. Herkese bu reklamları izlemelerini tavsiye edebilirim.
Reklam demişken...
Dünya kupası yolunda yapılan reklamları sürekli takip ederken bunları yazıya taşamamı sağlayan olay Barcelona – THY ortaklığıdır. Son çekilen reklam filmi göğsümüzü kabarttı desek yeridir. Şu an için yapılan sponsorluk anlaşmalarının ne kadar etkili olduğunu görüyoruz.
İlk olarak cumartesi izleme şansı bulduğum ve galiba o gün ilk gösterilen reklam filminde iki marka Barcelona ve THY'nin bir araya gelişinin yan yana gelişi çok iyi aktarılıyor. Messi bir marka, Ibrahimovic bir marka olarak futbol dünyasında dikkat çekerken bu oyuncuları Barcelona markası ile THY ile buluşturmak oldukça önemli.
Bu reklam konusuna girmişken bir firmaya daha değinmek istiyorum. Birçok firmaya burada reklam yaptırdım. Son firmam da Walkers. Özellikle Leicester'da doğan Walkers'ın yıllardır Leicester City adına çok önemli işler yaptığını görmekteyiz. Walkers sponsorluğunu kullanan Leicester City stadın adını da Walkers'tan almakta.
Walkers firması Lineker ve Lampard'ı kullandığı reklam filmiyle büyük iş başarmış. Geçmişin ve günümüzün iki büyük yıldızının aynı filmde buluşması kısa film tarzında hoş bir reklamın ortaya çıkmasını sağlamış. Walkers'ın kullandığı bir diğer spor yıldızı da Jenson Button. Bu önemli isimlerin yanında Pamela Anderson ve Al Murray gibi isimler de reklam filmleriyle bir araya getirilmiş.
Kim bu genç gurbetçiler'
Konudan konuya atlıyorum ama kafamda biriken konu çok. Guus Hiddink'in milli takımların başına geçmesi ile birlikte bir değişim sürecinden bahseder olduk. Yapılan çalışmalardan ilki gurbetçi oyuncular konusunda.
Oyuncuların milli takım seçmesi hoş bir konu gibi durmuyor. Çünkü transfer teklifi şeklinde bunların değerlendirilmemesi gerekirken, oyuncular açısından profesyonel kıstasların bir noktaya kadar olmasının da normal olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Ayrıca milli takım seçimleri bulundukları ülkelerdeki vatandaşlık haklarına da etki etmekte tabi ki. Mainz karşısında Ömer Toprak'ı izleyen Oğuz Çetin “Alman vatandaşı olan oyuncularımızı milli takıma çektiğimizde bütün haklarını kaybediyorlar. Bu konuda emin olmamız gerekiyor” demişti ki bu da milli takım yetkilelerinin sergilediği oldukça önemli bir tutum. Oyuncular açısından özellikle Mesut Özil her an gündemimizde. Bunu abartılı bulduğumu söylemem gerekir. Sürekli Mesut Özil'den, her yaptığından bahsedilmesini pek anlamış değilim. Geçmişte verdiği kararlardan hata duyan isimlerin olduğunu da söylemek gerekir. Kimsenin günahını almayalım ama Uğur Yıldırım'ın Hollanda seçiminden pişman olduğu yönünde haberler ortaya çıkmıştı.

Guus Hiddink önderliğinde Oğuz Çetin ve Engin İpekoğlu'nun yürüttüğü gurbetçi oyunculara yönelik çalışmalar gündeme gelmişti. İlk olarak bazı isimlerin Avrupa'daki maçları izlenmişti. Bu doğrultuda ilk dikkat çeken isim Ömer Toprak olmuştu. Henüze 20 yaşında olmasına rağmen çok önceleri ismini duyurmayı başarmıştı. Fakat bu yaz go kart sırasında bir aracın yakıt deposunun patlamasıyla ağır bir şekilde yaralanmıştı. Genç oyuncunun futbolu açısından bu olay büyük bir kayıp olarak görülmekteydi. Çok şükür ki Ömer devre arasında takıma tekrar dahil oldu. 6 Ocak 2010'da Elche ile oynanan hazırlık maçıyla oynamaya başlayan Ömer eski formunu gün geçtikçe yakalar oldu. Biz Ömer Toprak'ı izler, gözler olduk ama Almanya'da zaten dikkatleri çoktan çekmeyi başarmıştı. Hatta geçirdiği kaza sonrasında Alman Ümit Milli Takımı antrenörü Horst Hrubesch de Ömer'in bir an önce sahalara dönmesini umduğunu söylemişti. Ömer ayrıca Alman 19 Yaş Altı Milli Takımı ile de Avrupa şampiyonluğu yaşamış bir oyuncu. Ağabeyi Harun Toprak da Almanya'da yetişmiş ve bu devre arasında Sivasspor'a transfer olmuştu.
Hamit Altıntop, Nuri Şahin, Mevlüt Erdinç, Halil Altıntop, Sinan Bolat gibi isimlere artık değinmeye gerek yok çünkü hepimizin bilip tanıdığı isimler. Peki diğer saklı yeteneklerimiz arasında dikkat çekenler kimler' Diğer isimler arasında en dikkat çekeni şu an için şüphesiz Tunay Torun. 1990 doğumlu oyuncu St. Pauli de yetiştikten sonra Hamburg'a tranfser olmuştu. Bolton, Liverpool gibi takımlardan teklifler aldığını ve tercih etmediğini de kendi ağzından söylemiştir. Tercihini Türkiye'den yana kullandığını biliyoruz. Burada Hami Mandıralı'nın büyük payı bulunmakta. Tunay sergilediği performansla dikkatleri çekmeyi başardı. Bu dönemde şanssız bir şekilde van Nistelrooy ile tartışması da gündeme gelmişti.
Burak Kaplan da bir başka dikkat çeken gurbetçi oyuncumuz. Bayer Leverkusen kadrosunda yer alan Burak bizim ümit milli takımlarımızda da forma giydi. Bu sezon Bundesliga'da ilk olarak 11 Aralık 2009'da sahaya çıkan Burak takımının Hertha Berlin ile 2-2 berabere kaldığı karşılaşmada bir de gol atmayı başarmıştı. Orta sahada önemli işler yapan Burak'ın aslında dikkat çekmesini sağlayan ilk olay Zeyton Kupası olmuştu. Sezon başında Galatasaray'ın da katıldığı turnuvada Leverkusen'in Al Ahly ile oynadığı karşılaşmada Burak takımının ilk golünü atmıştı. Attığı oldukça güzel golün yanında verdiği paslar ile de önemli bir oyuncu olacağı izlenimini bir maça dayanarak bizlerde yaratmıştı.
Üç isimden bahsettikten sonra adlarını söylememiz gereken birkaç oyuncu daha var. Özellikle Werder Bremen'den Ömer Ayık benim en çok beklenti içinde olduğum isimlerin başında geliyor. Daha birçok isim bulunmakta. Arsenal'de kaleciler konusunda ben kendi adıma bir sorun olduğunu düşünürken Arsenal alt yapısında Yılmaz Aksoy isminden gelecek için olumlu şekilde bahsedilir oldu. Bir ara yine gündeme gelen Hollanda'da 15 ve 17 yaş altı takımlarında da oynamış AZ Alkmaar alt yapısında yetişen şu an Arsenal kadrosunda yer alan Oğuzhan Özyakup'tan övgüyle bahsediliyor. Bizim ümit milli takımlarımızda forma giymiş Chelsea kadrosunda yer alan Leverkusen alt yapısından yetişen Gökhan Töre dikkat çeken bir diğer isim. Daha birçok isim var araştırılırsa internet üzerinden dahi bu isimlere ulaşılabilir. Ajax alt yapısındaki birçok gençten bahsediliyor. Almanya'da lisanslı Türk oyuncu sayısının fazlalığı hep konuşuluyor.
Avrupa'da birçok Türk isim bulunmakta. Bu isimlerin en iyi şekilde milli takım kadrosuna kazandırılması ve gerçekten milli takımlarımızda bunların kullanılması çok çok önemli. Umarım hem oyuncular, hem takımlar açısından bu operasyonlar en iyi şekilde yürütülür.
Yeni Hazard; Maxime Lestienne
Geçtiğimiz haftalarda ‘'Geleceğin Messi'si Eden Hazard'' şeklinde gördüğüm bir yazıyı benzetmenin anlamından kaynaklı eleştirmiştim. Şimdi ben de aralarında çok fazla yaş farkı olmayan oyuncular için ‘'geleceğin'' tanımı yapmıyorum ‘'yeni'' olarak değerlendirmek istiyorum.
Maxime Lestienne'ye değineceğimi belirtmiştim. Öncelikle 1992 doğumlu olduğunu söylemeliyim. Önemli bir kanat oyuncusu olması muhtemel ve Hazard ile benzerliğini kanatlardaki etkinliğine dayandırarak söylemeliyim. Fark olarak kendisi solak bunu söyleyebiliriz. Belçika ümit milli takımlarında forma giymekte.

Mpenza kardeşler, Zurawski kardeşler, Walter Baseggio, Demba Ba, Jonathan Blondel, Luigi Pieroni gibi isimlerin kendilerini gösterdiği Mouscron'da yetişti. Ocak ayında bedelsiz olarak Club Brugge'e tranfer oldu. Aynı dönemde kendisini Everton, PSV gibi takımların çok istediğini belirtmeliyiz.
Lestienne'nin Belçika'da kalmayı tercih etmesi belki de geleceği açısından çok önemli bir hamle oldu. Bunu ileride zaman gösterecektir. Fakat sahip olduğu yeteneklerini düşünerek önemli bir oyuncu olmasını bekleyebiliriz. Yeni Hazard'ı o geçen haftaki habere eleştirimden dolayı kullandım. Yoksa öyle bir iddiam yok sadece aralarında bazı benzerlikler bulunmakta.
Jo'dan önce Jo'dan sonra
Yazılarımın sonunda genelde Türkiye'den bir olaya değiniyorum. Şüphesiz Pazar günü oynanan Galatasaray maçı için skordan öte iki önemli nokta vardı. Biri Milan Baros'un sergilediği performans, diğeri de taraftarların oyunculara olan tepkisi. Bu tepkinin kişilere dayandırılmasını yanlış buluyorum. Yani başarısızlıkta antrenörü alkışlarken, başkanı desteklerken, oyunculara kızmak da yanlış. Hepsinin biraz da olsa kabahatı varken çok olana saldırmak yanlış.
Jo'nun transferi yapılırken biz her şeyi unutmuştuk. Yıldız geliyor diye ortalığı ayağa kaldırmıştık. Jo'yu hep eleştiren bir adamdım fakat geldiği zaman oynadığı futbol da son derece olumluydu. Futbolu açısından ona bir eleştiri yapamazdık. İngiltere'deyken de Jo'nun futbolu ile ilgili sorunlardan öte, sorunun esas kaynağı olarak yaşantısı gösteriliyordu.
Gerçekten oyuncu eleştirilirken bende vurayım yakaladım konuyu demiyorum. Daha ilk transfer olduğu 2008 yılında Kasım ayı gece kulüplerindeki durumu ile ilgili sorunlar çıkmıştı. Ve bu haberler basında yer bulmuştu. Bunun yanında bu isimlerin yani Elano, Robinho gibi isimlerin bir araya geldiğinde ortaya çıkan sorunlardan bahsediliyordu.
Stephen Ireland bu konularla ilgili önemli eleştirilerde bulunmuştu. Pahalı daha değerli olan Robinho da Elano ve Jo kardeşlerini korumuştu. Kısaca İngiltere'de bu sorunları yaşayan bu oyunculardan özellikle Jo için kısa süreli geldiği bir ülkede, büyük bir sevgiyle karşılandığı bir ülkede, kendisine böyle değer verildiği bir ülkede futbol adına çok şey ortaya koymanın öneminin büyük olduğunu düşünemeyiz. Galatasaraylı ruhu denilen şeyi bir misafirden beklemek yanlış olur.
Söylenenler, eleştiriler keşke oyuncu gelmeden ortaya konsaydı. Bugün Jo'nun Türkiye'de komşuları ile yaşadığı problemler dahi İngiliz basınına yansımış durumda. Yapılan yorumlar da ilgi çekici. Kimse şaşırmamış gibi duruyor. Kısaca “Jo'dan önce - Jo'dan sonra” diye bir şey yok geldiği gibi gidecek işte. Kısa bir tatil kazandı yaşam açısından iyi değerlendirdi.
Real Madrid taraftarları için kara gün diyorum ama burada bizim gibi oturduğu yerden, yani Türkiye'den Real Madrid'i destekleyenleri kastetmiyorum tabii ki. Peki sadece bir yenilgi mi günü karartıyor' Hayır ama büyük bir yenilmişlik var. Üstelik basketbol takımlarının da aynı gün karşılaşması ve bu karşılaşmadan da Barcelona'nın galip ayrılması durumun zorluğunu fazlasıyla ortaya koymakta.
Futbol maçı açısından konuşmak gerekirse ben maçı, oynanan futbolu, yapılanları, yapılmayanları hiç önemsemiyorum bile. Tablonun bütününün ürkütücü olduğunu düşünüyorum. Çünkü geçtiğimiz sezon Barcelona rakibini ezip geçmişti. Bu sene Barcelona'nın daha çok zorlandığı konuşuluyordu. Yine çok etkileyici bir takım olmalarına rağmen geçtiğimiz sezona göre biraz daha zorlandıkları düşünülüyordu. Şimdi rakibin Barcelona gibi bir takım. Çoğuna göre asrın takımı. Tescillenmiş dünya devi... Bu takımın hakimiyetine son vermek adına 400 milyon avroya yakın para harcıyorsun ve bunun hiçbir fayda sağlamadığını görmek oldukça acı. Ligde durdurmak istediğin rakibin seni kendi sahanda yenerek büyük bir avantaj yakalıyor. Şampiyonlar Ligi'ni elinden almak istediğin rakip gün geçtikçe senin sahanda oynanacak finale yürüyor. Gerçek bir Real Madrid taraftarı için ne kadar kabul edilebilir bilemiyorum. Paranın da satın alamayacağı bir tablo çiziyor Barcelona.

Basketbol açısından iki takımın durumuna bakarsak Perez ile basketbola da büyük bir yatırım yapan Real Madrid ile karşılaştık. Barcelona basketbolda da Avrupa'nın en iyisi konumunda. Bu iki takım da Euroleague'de son sekiz takım arasına kalmayı başardı. Fakat gelinen aşamada Real Madrid'in rakibi Barcelona'ydı. Beş maç üzerinden oynanan seriyi Barcelona 3-1 ile geçmeyi başardı ve çeyrek finalde Real Madrid kupaya veda etti. İki takımın tüm sezon boyunca oynadıkları maçlara bakarsak ilk olarak Eylül ayındaki hazırlık karşılaşmasını Barcelona 89-76 kazanmayı başardı. Daha sonra Ekim ayında oynanan İspanya ACB Süper Kupası Finali'nde Barcelona rakibini 86-82 ile geçmişti. Ligde Aralık ayında oynanan karşılaşma deplasmanda yine 57-79 Barcelona üstünlüğü ile sonuçlandı. Daha bitmedi ve bu iki takım 21 Şubat 2010 tarihinde İspanya Kupası Finali'nde karşılaştı Barcelona yine rakibini 80-61'lik skorla mağlup etmeyi başardı. Euroleague çeyrek finalinde bu iki takım dört karşılaşmaya çıktı ve üçünü Barcelona, birini Real Madrid kazanabildi. Son olarak da 10 Nisan 2010 El Clasico tarihinde futbol maçından önce Barcelona rakibini 78-73 ile yine yenmeyi başardı.
Tablonun bütününden bahsetmiştim. İşte Real Madrid tarafından bu sezon için bakarsak tabloya futbolda iki karşılaşmadan da alınan iki yenilgi, basketbolda oynanan dokuz karşılaşmada alınan sekiz yenilgi... Bu iki ana branşta da ligde Barcelona üstünlüğü hakim olduğu gibi Avrupa kupalarında Barcelona hakimiyeti bulunuyor. Gün gelir Real Madrid aynı duruma yükselir ama gün Barcelona'nın günü.
Sadece izlemek gerek
Messi konusunda tek bir düşüncem var ki o da böyle bir oyuncuyu yaşamak. İçinde bulunduğumuz dönemin bize getirdiği bir şans olarak görmek gerekir Messi'yi. Onu birileriyle kıyaslamak, onu bazı kalıplara sokmaya çalışmanın son derece yanlış olduğunu bilmemiz gerekir. Maradona ile futbol açısından kıyaslanabilir. Fakat Maradona futbolu kadar konuşulan bir hayata sahipti. Maradona farklı bir adamdı, farklı bir havası vardı ve bu hava dahi hala yaşıyor.

Messi ile Maradona'yı karşılaştırırken Maradona gibi olamaz diyenlere berlirtmek isterim ki zaman, futbol çok çok değişti. Napoli bir Barcelona değildi ama Giancarlo Corradini, Alemao, Careca, Ciro Ferrara gibi parçalarla Maradona etrafında kurulmuş ideal sayılabilecek bir takımdı. Hangisi daha iyi, hangisi daha iyi olacak bilinmez. Ama gereksiz bir tartışmadır bırakın Messi'nin keyfini çıkaralım. “Bir Dünya Kupası aldı mı tamam” demeyelim Messi'yi izleyelim sadece. Ağzından çıkan her sözün bana göre değerli olduğu biri Arsene Wenger'i bile kendine hayran bırakacak bir yıldızı izleyelim. Maradona'yı izlemek kadar keyif verici düzeyde değil belki ama bugünün futbolunda çok büyük bir zevk Messi'yi izlemek.
Reklam çılgınlığı
Dünya Kupası futbolseverler için ne kadar büyük bir ilgi kaynağıyken aynı durum büyük şirketler için de geçerli. Birçok önemli sponsorun bulunduğu bu turnuvaya yaklaşırken firmaların çektikleri reklamlar da büyük ilgi görmekte.
Futbol dünyasını ilgilendiren reklamlarıyla en dikkat çeken marka Pepsi. Bu dünya kupası adına da çok önemli reklamlar çekmekteler. Messi, Drogba, Henry, Kaka gibi isimlerin kullanıldığı reklamlar büyük ilgi görmekte. Pepsi'nin yanında Coca Cola da Dünya Kupası ismi geçmemesine rağmen Roger Milla'nın kullanıldığı Afrika'ya yönelik reklamıyla dikkatleri çekmişti.
2010'a yönelik reklamlar konusunda ESPN'in de çok aktif olduğunu belirtmek gerekir. Birçok reklam filmi çektiler ve bunların izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Endonezya'nın bir televizyon kanalı RCTI'ın Gudang Garam sponsorluğunda çektiği reklam filmi ve internet erişimi konusunda önemli bir firma olan MTN'nin reklamları fazlasıyla dikkat çekici.
Pepsi'nin futbol dünyasına yakınlığından bahsetmişken bu anlamda bir markadan daha bahsetmek gerekir. O marka da Castrol... Castrol sadece futbol değil her spor dalına büyük destek sağlamakta. Castrol'un futbol adına da bir sitesi olduğunu da düşünürsek dünya kupası için de birçok reklam kampanyaları hazırladıklarını görüyoruz.
2010 Dünya Kupası'nın yanında basketbolda da Türkiye'de Dünya Şampiyonası heyecanı yaşanıyor. Bu doğrultuda özellikle Kobe Bryant, Ersan İlyasova, Hidayet Türkoğlu, Andrew Bogut, Pau Gasol, Tony Parker'ın baş rollerde kullanıldığı İstanbul'un çeşitli mekanlarının gösterildiği reklam filmini de çok dikkat çekici olduğunu belirtmem gerekir. Ayrıca tabii ki oyuncuların ağzından verdiği mesajlardan oluşan Antonis Fotsis, Andrei Kirilenko, Chris Paul, Hamed Haddadi gibi isimlerin kullanıldığı reklamlar da bulunuyor.
Dünya Kupası yolunda bu kadar çok reklam varken ve daha saymadıklarım varken bunlara değinme nedenim oldukça yaratıcı ve dikkat çekici reklam olmalarından kaynaklı. Herkese bu reklamları izlemelerini tavsiye edebilirim.
Reklam demişken...
Dünya kupası yolunda yapılan reklamları sürekli takip ederken bunları yazıya taşamamı sağlayan olay Barcelona – THY ortaklığıdır. Son çekilen reklam filmi göğsümüzü kabarttı desek yeridir. Şu an için yapılan sponsorluk anlaşmalarının ne kadar etkili olduğunu görüyoruz.
İlk olarak cumartesi izleme şansı bulduğum ve galiba o gün ilk gösterilen reklam filminde iki marka Barcelona ve THY'nin bir araya gelişinin yan yana gelişi çok iyi aktarılıyor. Messi bir marka, Ibrahimovic bir marka olarak futbol dünyasında dikkat çekerken bu oyuncuları Barcelona markası ile THY ile buluşturmak oldukça önemli.
Bu reklam konusuna girmişken bir firmaya daha değinmek istiyorum. Birçok firmaya burada reklam yaptırdım. Son firmam da Walkers. Özellikle Leicester'da doğan Walkers'ın yıllardır Leicester City adına çok önemli işler yaptığını görmekteyiz. Walkers sponsorluğunu kullanan Leicester City stadın adını da Walkers'tan almakta.
Walkers firması Lineker ve Lampard'ı kullandığı reklam filmiyle büyük iş başarmış. Geçmişin ve günümüzün iki büyük yıldızının aynı filmde buluşması kısa film tarzında hoş bir reklamın ortaya çıkmasını sağlamış. Walkers'ın kullandığı bir diğer spor yıldızı da Jenson Button. Bu önemli isimlerin yanında Pamela Anderson ve Al Murray gibi isimler de reklam filmleriyle bir araya getirilmiş.
Kim bu genç gurbetçiler'
Konudan konuya atlıyorum ama kafamda biriken konu çok. Guus Hiddink'in milli takımların başına geçmesi ile birlikte bir değişim sürecinden bahseder olduk. Yapılan çalışmalardan ilki gurbetçi oyuncular konusunda.
Oyuncuların milli takım seçmesi hoş bir konu gibi durmuyor. Çünkü transfer teklifi şeklinde bunların değerlendirilmemesi gerekirken, oyuncular açısından profesyonel kıstasların bir noktaya kadar olmasının da normal olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Ayrıca milli takım seçimleri bulundukları ülkelerdeki vatandaşlık haklarına da etki etmekte tabi ki. Mainz karşısında Ömer Toprak'ı izleyen Oğuz Çetin “Alman vatandaşı olan oyuncularımızı milli takıma çektiğimizde bütün haklarını kaybediyorlar. Bu konuda emin olmamız gerekiyor” demişti ki bu da milli takım yetkilelerinin sergilediği oldukça önemli bir tutum. Oyuncular açısından özellikle Mesut Özil her an gündemimizde. Bunu abartılı bulduğumu söylemem gerekir. Sürekli Mesut Özil'den, her yaptığından bahsedilmesini pek anlamış değilim. Geçmişte verdiği kararlardan hata duyan isimlerin olduğunu da söylemek gerekir. Kimsenin günahını almayalım ama Uğur Yıldırım'ın Hollanda seçiminden pişman olduğu yönünde haberler ortaya çıkmıştı.

Guus Hiddink önderliğinde Oğuz Çetin ve Engin İpekoğlu'nun yürüttüğü gurbetçi oyunculara yönelik çalışmalar gündeme gelmişti. İlk olarak bazı isimlerin Avrupa'daki maçları izlenmişti. Bu doğrultuda ilk dikkat çeken isim Ömer Toprak olmuştu. Henüze 20 yaşında olmasına rağmen çok önceleri ismini duyurmayı başarmıştı. Fakat bu yaz go kart sırasında bir aracın yakıt deposunun patlamasıyla ağır bir şekilde yaralanmıştı. Genç oyuncunun futbolu açısından bu olay büyük bir kayıp olarak görülmekteydi. Çok şükür ki Ömer devre arasında takıma tekrar dahil oldu. 6 Ocak 2010'da Elche ile oynanan hazırlık maçıyla oynamaya başlayan Ömer eski formunu gün geçtikçe yakalar oldu. Biz Ömer Toprak'ı izler, gözler olduk ama Almanya'da zaten dikkatleri çoktan çekmeyi başarmıştı. Hatta geçirdiği kaza sonrasında Alman Ümit Milli Takımı antrenörü Horst Hrubesch de Ömer'in bir an önce sahalara dönmesini umduğunu söylemişti. Ömer ayrıca Alman 19 Yaş Altı Milli Takımı ile de Avrupa şampiyonluğu yaşamış bir oyuncu. Ağabeyi Harun Toprak da Almanya'da yetişmiş ve bu devre arasında Sivasspor'a transfer olmuştu.
Hamit Altıntop, Nuri Şahin, Mevlüt Erdinç, Halil Altıntop, Sinan Bolat gibi isimlere artık değinmeye gerek yok çünkü hepimizin bilip tanıdığı isimler. Peki diğer saklı yeteneklerimiz arasında dikkat çekenler kimler' Diğer isimler arasında en dikkat çekeni şu an için şüphesiz Tunay Torun. 1990 doğumlu oyuncu St. Pauli de yetiştikten sonra Hamburg'a tranfser olmuştu. Bolton, Liverpool gibi takımlardan teklifler aldığını ve tercih etmediğini de kendi ağzından söylemiştir. Tercihini Türkiye'den yana kullandığını biliyoruz. Burada Hami Mandıralı'nın büyük payı bulunmakta. Tunay sergilediği performansla dikkatleri çekmeyi başardı. Bu dönemde şanssız bir şekilde van Nistelrooy ile tartışması da gündeme gelmişti.
Burak Kaplan da bir başka dikkat çeken gurbetçi oyuncumuz. Bayer Leverkusen kadrosunda yer alan Burak bizim ümit milli takımlarımızda da forma giydi. Bu sezon Bundesliga'da ilk olarak 11 Aralık 2009'da sahaya çıkan Burak takımının Hertha Berlin ile 2-2 berabere kaldığı karşılaşmada bir de gol atmayı başarmıştı. Orta sahada önemli işler yapan Burak'ın aslında dikkat çekmesini sağlayan ilk olay Zeyton Kupası olmuştu. Sezon başında Galatasaray'ın da katıldığı turnuvada Leverkusen'in Al Ahly ile oynadığı karşılaşmada Burak takımının ilk golünü atmıştı. Attığı oldukça güzel golün yanında verdiği paslar ile de önemli bir oyuncu olacağı izlenimini bir maça dayanarak bizlerde yaratmıştı.
Üç isimden bahsettikten sonra adlarını söylememiz gereken birkaç oyuncu daha var. Özellikle Werder Bremen'den Ömer Ayık benim en çok beklenti içinde olduğum isimlerin başında geliyor. Daha birçok isim bulunmakta. Arsenal'de kaleciler konusunda ben kendi adıma bir sorun olduğunu düşünürken Arsenal alt yapısında Yılmaz Aksoy isminden gelecek için olumlu şekilde bahsedilir oldu. Bir ara yine gündeme gelen Hollanda'da 15 ve 17 yaş altı takımlarında da oynamış AZ Alkmaar alt yapısında yetişen şu an Arsenal kadrosunda yer alan Oğuzhan Özyakup'tan övgüyle bahsediliyor. Bizim ümit milli takımlarımızda forma giymiş Chelsea kadrosunda yer alan Leverkusen alt yapısından yetişen Gökhan Töre dikkat çeken bir diğer isim. Daha birçok isim var araştırılırsa internet üzerinden dahi bu isimlere ulaşılabilir. Ajax alt yapısındaki birçok gençten bahsediliyor. Almanya'da lisanslı Türk oyuncu sayısının fazlalığı hep konuşuluyor.
Avrupa'da birçok Türk isim bulunmakta. Bu isimlerin en iyi şekilde milli takım kadrosuna kazandırılması ve gerçekten milli takımlarımızda bunların kullanılması çok çok önemli. Umarım hem oyuncular, hem takımlar açısından bu operasyonlar en iyi şekilde yürütülür.
Yeni Hazard; Maxime Lestienne
Geçtiğimiz haftalarda ‘'Geleceğin Messi'si Eden Hazard'' şeklinde gördüğüm bir yazıyı benzetmenin anlamından kaynaklı eleştirmiştim. Şimdi ben de aralarında çok fazla yaş farkı olmayan oyuncular için ‘'geleceğin'' tanımı yapmıyorum ‘'yeni'' olarak değerlendirmek istiyorum.
Maxime Lestienne'ye değineceğimi belirtmiştim. Öncelikle 1992 doğumlu olduğunu söylemeliyim. Önemli bir kanat oyuncusu olması muhtemel ve Hazard ile benzerliğini kanatlardaki etkinliğine dayandırarak söylemeliyim. Fark olarak kendisi solak bunu söyleyebiliriz. Belçika ümit milli takımlarında forma giymekte.

Mpenza kardeşler, Zurawski kardeşler, Walter Baseggio, Demba Ba, Jonathan Blondel, Luigi Pieroni gibi isimlerin kendilerini gösterdiği Mouscron'da yetişti. Ocak ayında bedelsiz olarak Club Brugge'e tranfer oldu. Aynı dönemde kendisini Everton, PSV gibi takımların çok istediğini belirtmeliyiz.
Lestienne'nin Belçika'da kalmayı tercih etmesi belki de geleceği açısından çok önemli bir hamle oldu. Bunu ileride zaman gösterecektir. Fakat sahip olduğu yeteneklerini düşünerek önemli bir oyuncu olmasını bekleyebiliriz. Yeni Hazard'ı o geçen haftaki habere eleştirimden dolayı kullandım. Yoksa öyle bir iddiam yok sadece aralarında bazı benzerlikler bulunmakta.
Jo'dan önce Jo'dan sonra
Yazılarımın sonunda genelde Türkiye'den bir olaya değiniyorum. Şüphesiz Pazar günü oynanan Galatasaray maçı için skordan öte iki önemli nokta vardı. Biri Milan Baros'un sergilediği performans, diğeri de taraftarların oyunculara olan tepkisi. Bu tepkinin kişilere dayandırılmasını yanlış buluyorum. Yani başarısızlıkta antrenörü alkışlarken, başkanı desteklerken, oyunculara kızmak da yanlış. Hepsinin biraz da olsa kabahatı varken çok olana saldırmak yanlış.
Jo'nun transferi yapılırken biz her şeyi unutmuştuk. Yıldız geliyor diye ortalığı ayağa kaldırmıştık. Jo'yu hep eleştiren bir adamdım fakat geldiği zaman oynadığı futbol da son derece olumluydu. Futbolu açısından ona bir eleştiri yapamazdık. İngiltere'deyken de Jo'nun futbolu ile ilgili sorunlardan öte, sorunun esas kaynağı olarak yaşantısı gösteriliyordu.
Gerçekten oyuncu eleştirilirken bende vurayım yakaladım konuyu demiyorum. Daha ilk transfer olduğu 2008 yılında Kasım ayı gece kulüplerindeki durumu ile ilgili sorunlar çıkmıştı. Ve bu haberler basında yer bulmuştu. Bunun yanında bu isimlerin yani Elano, Robinho gibi isimlerin bir araya geldiğinde ortaya çıkan sorunlardan bahsediliyordu.
Stephen Ireland bu konularla ilgili önemli eleştirilerde bulunmuştu. Pahalı daha değerli olan Robinho da Elano ve Jo kardeşlerini korumuştu. Kısaca İngiltere'de bu sorunları yaşayan bu oyunculardan özellikle Jo için kısa süreli geldiği bir ülkede, büyük bir sevgiyle karşılandığı bir ülkede, kendisine böyle değer verildiği bir ülkede futbol adına çok şey ortaya koymanın öneminin büyük olduğunu düşünemeyiz. Galatasaraylı ruhu denilen şeyi bir misafirden beklemek yanlış olur.
Söylenenler, eleştiriler keşke oyuncu gelmeden ortaya konsaydı. Bugün Jo'nun Türkiye'de komşuları ile yaşadığı problemler dahi İngiliz basınına yansımış durumda. Yapılan yorumlar da ilgi çekici. Kimse şaşırmamış gibi duruyor. Kısaca “Jo'dan önce - Jo'dan sonra” diye bir şey yok geldiği gibi gidecek işte. Kısa bir tatil kazandı yaşam açısından iyi değerlendirdi.





















