İlk galibiyetle birlikte karamsar görüşümüzü belirttiğimize göre en rahat yazabilecek nadir kişilerdeniz sanırım. Taraftar olarak, yönetici olarak olaylara bakışımız değişmiyor: maç bittikten sonra yol göstermeye devam ediyoruz. Sürekli tepki halindeyiz. Sonuç negatif, tepki ver yanlışlardan bahset. Maçı kaybettik, hakeme suç bul. Polonya’ya yenilirken “hakem kazası” oluyor da, İspanya’yı geçince mi olmuyor mu ? Çifte standardı bırakamıyoruz. Hoşumuza gidiyor boş muhabbetler. Dünya ikinciliğinin bir turnuva olduğunu ve uzun vadede bizi nereye götüreceğini tartışmaya açmıyoruz. Açmak istemiyoruz, “mişiz” gibi kalmak hoşumuza gidiyor.
İlk grup maçlarında 2 mağlubiyet bekliyorduk. Bu tarafını sorgulayanı görmedik. Tabelacı kalmaya devam ettik. Halbuki ipucunu da vermeye devam etmiştik: 5 dakikalık dilimlerde düşen oyun kalitemize bakmalıydık. Halbuki kaliteye değil, kantiteye (sayısal değer) baktık. Zor da olsa alıyorduk ya, yeterliydi.
Türkiye – Almanya: 73-67 (13-6/17-13/20-25/21-25)
Daha başka önerimiz de oldu: yükselen değerleri fark etmeliydik. Rakiplerimiz yükselişte mi yoksa düşüşte miydi? Geçmişin kötü yanlarını hatırlamak gibi huyumuz yok o yüzden bunları görmek istemedik. Olsun, son maça bakalım: her ne kadar oyuncular üzerinden yazmayı sevmiyorsak da belirtelim çünkü oyun okuma becerimizin de kalmamış olduğunu fark edemeyeceğiz: Nowitzki faul riskine karşı oyundan çıkıyor ve rakip farkı kapatıyor (!!!). Garip ama gerçek, aynı yönetim şekliyle yıllardır devam ediyoruz ve arada galibiyetler alınca seviniyoruz. Halbuki açıklanabilecek bir durumdur: çok kötü performans gösterdiğiniz maçlar sonrası zıplarsınız ancak ortalama olarak performansınız kötüdür.
Almanya maçında olduğu gibi: o maça dek savunmada ortalama 16.5 sayı yiyorduk (periyod başına). Bir başka ifadeyle: çok yesek de, az yesek de ortalama bu idi. O halde ilk devre 19 sayı yerken, 2. devre 50 sayı yemiş olmamıza şaşırmıyoruz. Sebebi basit: aslımızı inkar edemeyiz. Bizim özümüz belli, rakiplerin belli. Turnuvanın özünü yanlış algılamaya devam ediyoruz.
Hep böyle mi kalacağız ? Elbette hayır ama yaklaşımlar değişmelidir. Güvenle, dua ile, inanç ile bu işler olmaz. Biz neredeyiz, rakip nereye gidiyor ? Bu soruya dahi uzağız. Uyumaya devam edelim, sorgulamadan, bakışımızı değiştirmeden, tabelacı kalarak.
İlk grup maçlarında 2 mağlubiyet bekliyorduk. Bu tarafını sorgulayanı görmedik. Tabelacı kalmaya devam ettik. Halbuki ipucunu da vermeye devam etmiştik: 5 dakikalık dilimlerde düşen oyun kalitemize bakmalıydık. Halbuki kaliteye değil, kantiteye (sayısal değer) baktık. Zor da olsa alıyorduk ya, yeterliydi.
Türkiye – Almanya: 73-67 (13-6/17-13/20-25/21-25)
Daha başka önerimiz de oldu: yükselen değerleri fark etmeliydik. Rakiplerimiz yükselişte mi yoksa düşüşte miydi? Geçmişin kötü yanlarını hatırlamak gibi huyumuz yok o yüzden bunları görmek istemedik. Olsun, son maça bakalım: her ne kadar oyuncular üzerinden yazmayı sevmiyorsak da belirtelim çünkü oyun okuma becerimizin de kalmamış olduğunu fark edemeyeceğiz: Nowitzki faul riskine karşı oyundan çıkıyor ve rakip farkı kapatıyor (!!!). Garip ama gerçek, aynı yönetim şekliyle yıllardır devam ediyoruz ve arada galibiyetler alınca seviniyoruz. Halbuki açıklanabilecek bir durumdur: çok kötü performans gösterdiğiniz maçlar sonrası zıplarsınız ancak ortalama olarak performansınız kötüdür.
Almanya maçında olduğu gibi: o maça dek savunmada ortalama 16.5 sayı yiyorduk (periyod başına). Bir başka ifadeyle: çok yesek de, az yesek de ortalama bu idi. O halde ilk devre 19 sayı yerken, 2. devre 50 sayı yemiş olmamıza şaşırmıyoruz. Sebebi basit: aslımızı inkar edemeyiz. Bizim özümüz belli, rakiplerin belli. Turnuvanın özünü yanlış algılamaya devam ediyoruz.
Hep böyle mi kalacağız ? Elbette hayır ama yaklaşımlar değişmelidir. Güvenle, dua ile, inanç ile bu işler olmaz. Biz neredeyiz, rakip nereye gidiyor ? Bu soruya dahi uzağız. Uyumaya devam edelim, sorgulamadan, bakışımızı değiştirmeden, tabelacı kalarak.





















