Geçen haftaki yazımda "Sevdanın ligi olur mu?" demiş ve bir de -kendimce- bir noktayı vurgulamıştım: "Sevdanın ligi olmaz, tamam da; üzücü noktaları da vardır bu sloganın"... Ancak bu üzücü noktalara değinme fırsatı bulamamıştım. Bu noktaları yaratan, kaosla beslenip; hasılatı sevda terziliğine yatıranlardır.
Bunun birkaç yıl öncesini biliyorsunuz. Alt liglerden garip bir takım Süper Lig'e yükselir... Bilindik hikaye, daha önceleri başkentte ücretsiz belediye otobüslerine doluşturulup maç öncesi çekilişle televizyon, çamaşır makinesi vesaire vererek stat doldurmaya çalışılan belediye takımının İstanbul versiyonudur. Fena da oynamazlar ha, şaka maka. Belirli bir çizgileri, performansları vardır. Başlarındaki Abdullah Avcı, stressiz ambiyansı daima olumlu kullanıp bilhassa "dört büyük" tabir edilen kulüplere karşı genelde iyi sonuçlar çıkararak takımının adını uzun süre medya gündeminde tutmayı başarıyordu. Siz "Nereye gidiyor bu vergiler" dedikçe yayıncı kuruluşta attıkları gollerle milyon dolarlık transferler cevap veriyordu...
Ancak iki sene evvel ilginç bir şey oldu. Kendilerine "Boz Baykuşlar" adını takan bir grup, kulübün gözlerden ırak oynadığı; olimpiyatsız ülkenin olimpiyat stadına gelir oldu. Daha önceleri, taraftarı ve tarihi var diyerek biraz da baskıyla İstanbulspor'la birleşmeye çalışan; girişimleri reddedilince de İstanbulspor'un tesislerini yıkan, sahalarına çimento döken belediye tabii ki bu girişimi olumlu karşıladı. İnci Sözlük'ten gelen bu ortayı göğüslerinde yumuşatıp filelere yolladı: Süper Lig'e "sevdalı" yaratmışlardı.
Bir süre sonra 'taraftarın' işini kolaylaştırmak için Taksim'den otobüs kaldırmaya; kendi 'taraftar' sayısını çok göstermek için zaman zaman deplasman tribününü açmayıp kendi tarafını olduğundan çok göstermeye; 'taraftar'ın pankartlarını finanse etmeye başlar. Olay git gide büyür. Taraftar deplasmana gelecek olur artık. Kulüple daha çok kaynaşmalıdır. Antremanı taraftara açar, üstüne bir de devletin televizyonunda özel bölüm yayınlatır spor saatinde. Bu programda şimdileri birinci adam olan o zamanın antrenörü Arif Erdem "Hepsi pırıl pırıl çocuklar, üniversite öğrencileri..." diyecektir... Kimsenin düşünmediği bir soru vardır: Üniversite öğrencileri her maça lüks pankart için parayı nasıl denkleştiriyordur?
Tanıl Bora, vakt-i zamanında kulüp değiştirmeyi analiz ettiği yazısında yanlış anımsamıyorsam şöyle buyurmuştur: "(...) Tabii, bu taraf değiştiren güruhun içinde azınlık da olsa sırf kulübün taraftar grubunda bayraktar olmak isteyenler de vardır (...)" Sancağı belediyeden kapan İnci Sözlükçülerin macerası böyle başlar. Süper Lig ceketi üzerlerine tam oturmuştur. Hatta bir ara o kadar azıtırlar ki, Gençlerbirliği'nin kendilerini (yıl / deplasman bakımından) rahat rahat yüze katlayacak olan taraftar grubuna sataşırlar. Karşılığı da "Siz hiç keçiboynuzu yediniz mi?" diye başlayan bir bildiriyle alırlar ya, orası ayrı.
Bu yazdıklarımı abartılı bulanlar çıkacaktır. Bir anekdot ileteyim, ismi bende saklı bir spor müdürü; Boz Baykuşlar ilk peydah olduğunda 'tribün liderleri' ile bir röportaj yapar ve bunu haberleştirir. Baskı öncesi son hali e-posta ile gönderdiğinde haberin geri çekilmesi talebiyle karşılaşır. Haberin başlığı, "Hükümet karşıtları, tribünü devraldı"dır. Ve tribündeki çocuklar, bu durumla gündeme gelince belediyeden -buraya dikkat buyurun- 'destek' alamayacaklarını belirtirler. Haber aynen çöpe gider. Bu dediğim olay iki yıl önce oldu. İki yılda "Boz Baykuşlar" nereden nereye geldi, farkında mısınız?
Bu sevda ceketi, bir gün sıkmaya başlamayacak mı acaba? Sancağa dikmeye çalıştıkları bu bayrak, daha önce dikilmeye çalışılmışların hakkını gasp etmeyecek mi? Al gülüm - ver gülümle yürütülen bu "aşk", bir gün kendisini imha etmeyecek mi? Alan razı, satan razı amenna da; ikinci ve üçüncü ligde on bine oynayan takımlar biraz huzursuz sanki...
Bunun birkaç yıl öncesini biliyorsunuz. Alt liglerden garip bir takım Süper Lig'e yükselir... Bilindik hikaye, daha önceleri başkentte ücretsiz belediye otobüslerine doluşturulup maç öncesi çekilişle televizyon, çamaşır makinesi vesaire vererek stat doldurmaya çalışılan belediye takımının İstanbul versiyonudur. Fena da oynamazlar ha, şaka maka. Belirli bir çizgileri, performansları vardır. Başlarındaki Abdullah Avcı, stressiz ambiyansı daima olumlu kullanıp bilhassa "dört büyük" tabir edilen kulüplere karşı genelde iyi sonuçlar çıkararak takımının adını uzun süre medya gündeminde tutmayı başarıyordu. Siz "Nereye gidiyor bu vergiler" dedikçe yayıncı kuruluşta attıkları gollerle milyon dolarlık transferler cevap veriyordu...
Ancak iki sene evvel ilginç bir şey oldu. Kendilerine "Boz Baykuşlar" adını takan bir grup, kulübün gözlerden ırak oynadığı; olimpiyatsız ülkenin olimpiyat stadına gelir oldu. Daha önceleri, taraftarı ve tarihi var diyerek biraz da baskıyla İstanbulspor'la birleşmeye çalışan; girişimleri reddedilince de İstanbulspor'un tesislerini yıkan, sahalarına çimento döken belediye tabii ki bu girişimi olumlu karşıladı. İnci Sözlük'ten gelen bu ortayı göğüslerinde yumuşatıp filelere yolladı: Süper Lig'e "sevdalı" yaratmışlardı.
Bir süre sonra 'taraftarın' işini kolaylaştırmak için Taksim'den otobüs kaldırmaya; kendi 'taraftar' sayısını çok göstermek için zaman zaman deplasman tribününü açmayıp kendi tarafını olduğundan çok göstermeye; 'taraftar'ın pankartlarını finanse etmeye başlar. Olay git gide büyür. Taraftar deplasmana gelecek olur artık. Kulüple daha çok kaynaşmalıdır. Antremanı taraftara açar, üstüne bir de devletin televizyonunda özel bölüm yayınlatır spor saatinde. Bu programda şimdileri birinci adam olan o zamanın antrenörü Arif Erdem "Hepsi pırıl pırıl çocuklar, üniversite öğrencileri..." diyecektir... Kimsenin düşünmediği bir soru vardır: Üniversite öğrencileri her maça lüks pankart için parayı nasıl denkleştiriyordur?
Tanıl Bora, vakt-i zamanında kulüp değiştirmeyi analiz ettiği yazısında yanlış anımsamıyorsam şöyle buyurmuştur: "(...) Tabii, bu taraf değiştiren güruhun içinde azınlık da olsa sırf kulübün taraftar grubunda bayraktar olmak isteyenler de vardır (...)" Sancağı belediyeden kapan İnci Sözlükçülerin macerası böyle başlar. Süper Lig ceketi üzerlerine tam oturmuştur. Hatta bir ara o kadar azıtırlar ki, Gençlerbirliği'nin kendilerini (yıl / deplasman bakımından) rahat rahat yüze katlayacak olan taraftar grubuna sataşırlar. Karşılığı da "Siz hiç keçiboynuzu yediniz mi?" diye başlayan bir bildiriyle alırlar ya, orası ayrı.
Bu yazdıklarımı abartılı bulanlar çıkacaktır. Bir anekdot ileteyim, ismi bende saklı bir spor müdürü; Boz Baykuşlar ilk peydah olduğunda 'tribün liderleri' ile bir röportaj yapar ve bunu haberleştirir. Baskı öncesi son hali e-posta ile gönderdiğinde haberin geri çekilmesi talebiyle karşılaşır. Haberin başlığı, "Hükümet karşıtları, tribünü devraldı"dır. Ve tribündeki çocuklar, bu durumla gündeme gelince belediyeden -buraya dikkat buyurun- 'destek' alamayacaklarını belirtirler. Haber aynen çöpe gider. Bu dediğim olay iki yıl önce oldu. İki yılda "Boz Baykuşlar" nereden nereye geldi, farkında mısınız?
Bu sevda ceketi, bir gün sıkmaya başlamayacak mı acaba? Sancağa dikmeye çalıştıkları bu bayrak, daha önce dikilmeye çalışılmışların hakkını gasp etmeyecek mi? Al gülüm - ver gülümle yürütülen bu "aşk", bir gün kendisini imha etmeyecek mi? Alan razı, satan razı amenna da; ikinci ve üçüncü ligde on bine oynayan takımlar biraz huzursuz sanki...











