Avrupa şampiyonaları tarihi

EURO 2016 heyecanına az bir süre kala bu turnuvanın geçmişine şöyle bir tura çıkalım dedik…

Haber; Sporx.com
Abone Ol
Avrupa şampiyonaları tarihi
Klavye okları ile sonraki ya da önceki habere geçebilirsiniz.
07 Mayıs 2016 22:59
Her ne kadar insanların güveni birçok kuruluşa karşı zayıflamış, dünya üzerindeki sistemlerin işleyişi değişmiş olsa da bazı şeylerden vazgeçemediğimiz ortada. Futbol bunlardan sadece biri ve futbol etkinlikleri de bu ilginin en önemli kitlesine sahip. Çok yakında, 10 Haziran’da başlayacak olan EURO 2016 da bu hevesle ve heyecanla, sınır tanımadan beklenilen etkinliklerden sadece birisi. Ancak bu turnuvanın da, elbette, diğer her etkinlik sürecinde olduğu gibi bir sürü olayla, tarihi mevcut. Karşılaşmalar başlamadan azıcık, olaya ısınmaktan zarar gelmez dedik.

Yazı: Zümrüt Tanrıöven

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

Bu hikâye şöyle başlar…

1950’lerde UEFA ortaya çıktıktan sonra bir süre spor etkinlikleri anlamında tartışmalar olur. İnsanları bir araya getirmek için bir sürü plan yapılır, gazeteler kendi fikirlerini yayınlar. Ancak en önemli fikir 1960 yılında Fransız gazetesi L'Equipe tarafından ortaya atılır. Hafta ortalarında, akşamları oynanmak üzere bir tür düzenli turnuva düzenlenebileceğini öneren gazetenin yayınıyla ateşlenen bu süreçte Henri Delaunay sadece bütün Avrupa futbol federasyonlarına açık bir turnuvanın, dünyanın her yerinde ilgi çeken, muhteşem bir şey olacağını savunuyordu. Ancak o bu savunusunu aslında 1927 döneminde yapmıştı. Bu fikrin gerçekten hayata geçmesi, onun ölümünden çok sonra oldu.

Bu turnuvanın Dünya Kupası gibi diğer turnuvaların etkilerini hafifletme ihtimalini düşürmek, ayrıca hem maddi hem manevi anlamda Dünya Kupası’na zarar vermesini engellemek adına yöntemler düşünülmeye başlanmıştı. Aslında Dünya Kupası ile aynı seneye denk gelmesini engellemenin ilk amaçlarından birisi de elbette ki buydu. Başlı başına farklı bir kültürü ayağa kaldırmaya çalışmanın verdiği enerjiyle, çok kalabalık gruplar çalışmalar yapmaya başlamıştı.



İlk oynanan 1960 turnuvası, Britanya adasında kimseyi konuk edememekle beraber, 16 takımı toparlamakta da oldukça zorlanmıştır. Bu henüz başlayan ve dönem olarak zorlu zamanlarını geçiren Avrupa için oldukça normal sayılabilir bir sonuçtur. Yine de hızlıca ivme kazanacağını, bu kadar özel bir hale dönüşeceğini kimsenin tahmin edemediğini düşünmüyorum.

Aslında 1968 senesine kadar ‘UEFA Avrupa Uluslar Kupası’ ismini taşıyan ve her dört senede bir hayatımıza renk katan bu turnuvanın, Avrupa için, Avrupa futbolunun trendlerini takip etmek anlamında bile çok önemli bir yeri var. Güney Amerika ve Afrika gibi fazla atletik ve farklı olan futbol anlayışlarından sıyrılarak oynandığını düşünürsek, bunu anlamak için, futbolun Avrupa’da nereye gittiğini anlamak, yeni yıldızlar konusundaki fikirleri geliştirmek için çok önemli bir süreç halini alıyor. 

PERDEYİ SOVYETLER AÇTI

Sovyet takımının 1960’daki görünümü oldukça farklıydı. O zaman futbolda daha fazla sözleri geçiyordu demek yanlış olmaz. İşte bu güçle o dönemde yapılan maçta turnuvanın ilk golünü de, Sovyetlerin gelmiş geçmiş en iyi forvetlerinden birisi olan Viktor Ponedelnik atmıştı. Tarihin ilk golü aslında şampiyonadaki rekabetin de ilk başlangıcı oldu.



Avrupa Şampiyonası tarihini başlatan ve ilk şampiyonu olan Sovyetler Birliği Milli Takımı, 113. dakikada atılan golle Yugoslavya’yı yenerek, tarihe isimlerini, isimleri değiştikten, dağıldıktan sonra bile hatırlatacak kadar güçlü bir şekilde yazdırdı. Sovyetler Birliği belki de bu turnuvanın en önemli karakterlerinden birisi. Hem başlangıcında önemli bir rol üstlendiği için, hem de 1988 Avrupa Şampiyonası dâhil, dağılana kadar tam üç kere finale çıkmış olduğu için. Üstelik bunu yedi kez katılmış olan bir takımın başarısı diye düşünürsek, hiç de küçümsenecek bir durum değil. Önemli futbolculara ev sahipliği yapmış olmasını da es geçmemek gerek.

Aslında dönemin tarihi iniş çıkışları da bir hayli, özelikle ideolojik değişimler ve farklılıklar her konuda ve yerde olduğu gibi, Avrupa Şampiyonası’nda da etkisini göstermiş. 1960 döneminde en dikkat çeken olaylardan birisi, işte sırf bu akımla gelen tepkiden kaynaklı. Sovyetler Birliği, çeyrek final maçı için İspanya ile eşleşir. Bu durum şu an normal görünebilir, ancak dönemin yapısı itibariyle bu, pek hoş değil, aksine cesur bir adımı gerektirmektedir. Aslında böyle bir dönemde turnuva yapmak da başlı başına bir cesaret işidir diye yorumlamak yanlış olmaz. Sovyetler Birliği sağlam bir komünist yönetim ve yapıya sahipken; İspanya faşist ideoloji temsilcisi Franco’nun yönetimindedir. Bu zıtlık, bugün yapmacık bile olsa bir şekilde dengelenir ve kontrol edilirdi elbet. Ancak o dönem için bu imkânsız kelimesinin karşılığı. Franco, Sovyetler Birliği takımını karşılamak istemediği için turnuvadan çekilme kararı alır. Bugün inanılmaz ama o zaman için gerçek. Bu karşılama olmayınca, Sovyetler Birliği doğrudan çeyrek final konuğu olmayı da başarmış olur.



Sovyetler Birliği’nin en ilginç karakterlerden biri olmasının sebebi, farklı yaşanmışlıklara da konu olması elbette... 1992 Avrupa Şampiyonası’na dağılmadan hemen önce katılma hakkı elde etmiş olduğunu düşünürsek, parçalanıp ülkelere ayrılmasının onu durdurabileceğini sanmayalım. Nitekim durdurmamıştı. Bağımsız Devlet Topluluğu adı altında bu şampiyonada da bulunacaktı elbette. Ancak bu sefer eksikleri olacaktı. İçinden kopan bazı ülkeler, futbolcularını göndermekten vazgeçmişti. Ancak bu da onları durdurmak için bir engel değildi.

1976 senesinde Çekoslovakya inanılmaz bir süreçle şampiyonluk yaşamıştır. İlk maçları İngiltere karşısındadır. Üstelik bu maç ağır bir yenilgi ile sonuçlanacaktır ancak Çekoslovakya için bu, tetikleyici bir başarısızlık ânı olacaktır sadece. Sonrasında azimle oynanan hiçbir maç kaybedilmemiştir. Şampiyonanın galibi olarak dik duruşlarını korumaya devam etmişlerdir.

DEĞİŞİM VE GELİŞİM VARDI

Bu turnuvanın futbolun gelişimini, Avrupa’daki oyun farklılıklarını keşfini desteklediği aşikâr. Turnuva başladı başlayalı, farklı farklı coğrafyalarda, çok farklı türler, stratejiler ve tavırlar ortaya çıkmış. Futbolun seneler içinde bu şekilde evrimleşmesi kontrol edilemez bir gerçek olarak izlene gelmiş. Transferlerin artması, farklı ülke topraklarının, farklı tarzlarının da Avrupa futboluna karışması, değişikliklere, farklı yöntemlerin oluşturulmasına neden olmuş. Eh haliyle bu platformda, Avrupa’nın nerede geri kaldığını ya da kendi içinde kimleri yıldızlaştığını açıklaması için kusursuz bir mecra.

Şimdiye kadarki turnuvalardan dokuz farklı ülkenin evinde kupa bulunuyor. Burada en fazla kupa kazanmış olan ülkeler Almanya ve İspanya. Bu sonuçlar aslında bize sadece bir futbol stilinin üstün olmayı başaramadığını gösterir. Ama kimlerin ve nelerin kazanabileceğini de farklı bir perspektifle sundu. Her zaman sistematik, istekli olanların başarılı olduğu Avrupa Şampiyonası’nın bir de ön elemeleri var elbette. Elemeler süreci, turnuvanın daha heyecanlı olmasını sağlarken gerçekten iyi olanların sona kalarak, keyifli bir seyir sunmasına izin veriyor.

Sovyetler Birliği, Fransa İtalya, Çekoslovakya, Hollanda, Danimarka ve hatta Yunanistan turnuvada kupa kazanmış olan ülkeler. Bu ülkeler birbirinden farklı tarzlarda oyun oynayan ve hatta taraftar gruplarının bile birbirinden farklı davranışlar sergilediği ülkeler. Bu turnuvaya katılmak zorunlu değil elbette, katılmak isteyen önden buyursun çünkü çok ciddi bir eleme sürecinden geçiyorsunuz. Bu azim gerektiren süreci geçmeyi başarabilirseniz eğer, çok prestijli bir mücadele daha siz bekliyor.



Bu turnuvanın kupası İspanya’nın evine da bolca konuk oldu ancak en önemli özelliği İspanyolların bu işi üst üste başarabilen tek ülke olmaları. Avrupa’da futbolu domine ettiklerine inanan ve kendi futbol alışkanlıklarıyla, kültürlerini herkesten üstün gören bir halk için bu, elbette ki tartışmasız büyük önem taşıyor. 2016 Avrupa Şampiyonası’ndan önce en son kupayı evine götürmüş olan da İspanya.  1970’lere kadar berabere biten maçların sonuçlarını belirlemek için penaltının kullanılmıyor olması, futbolun evrimleşmiş yapısına ve neden evrimleştiğine kanıt oluşturur. O dönemde berabere biten bir maçın sonucunda kazananı ‘para atışı’ belirliyordu. Bu sayede takımlar finallere, sonuçlara adını yazdırdı. Ancak şansın, futbolun içinde bu kadar fazla yer alması, hangi kaleden başlanacağından daha ciddi konular için pek desteklenebilir bir şey olarak kabul görmedi. Hızlı bir evrim süreci geçirdi. Tıpkı, zamanın hakemlerinin golf elbiselerinden vazgeçme konusundaki hızı gibi.

Avrupa Şampiyonası’nın en güçlü hikâyelerinden bir diğeri ise, 1992 senesindeki turnuvaya ait. O dönemde sekiz takımla düzenlenen turnuvada, art arda ilkler yaşanmıştı. Bu senenin turnuvası, futbolcuların isimlerinin büyük harflerle formaları süslediği ilk büyük turnuva olarak tarihte yerini sağlamlaştırmıştır. Bu dönem aynı zamanda UEFA EURO ismine geçilmeden önceki son dönem olarak da hafızalarda yerini aldı.

Ancak en heyecanlı hikâyelerden birisi şampiyon Danimarka’ya ait. O dönemde Yugoslavya turnuvaya katılmaya hak kazanmıştır ancak ülkenin karanlık dönemi öylesine ağır geçmiştir ki ne yazık ki diskalifiye edilerek yarışması engellenmiştir. Yerine ise grubunda ikinci olan bir diğer ülke olan Danimarka çağrılır. Ancak belki de en ilginç konu takımın tatilde olmasıdır. Plajdan gelerek, turnuvayı darmadağın etmeleriyle bilinen Danimarkalılar adeta ‘tatil’in psikolojik gücünü kanıtlamış ve şampiyonluklarını ilan etmiştir. Bu turnuvada ilk katılımı yapan İskoçya ve aynı zamanda ev sahibi olan İsveç’tir. İlk kez katılmış olmak onları, Danimarka kadar azimli görmemize neden olmasa da, heyecana bir tutam daha renklilik katmıştır.

ÇEKLER HALA UNUTULMADI

1996 senesi Türkiye için oldukça önemli bir senedir. Turnuvada ilk kez finallere katılmıştır Türkiye Milli Takımı. Bu arada Rusya tarafında da bayağı ilginç bir olay gerçekleşmektedir. Genel seçimlerin, milletvekillerinin seçildiği zamana denk gelmesi nedeniyle, İngiltere’de bulunan takım üyeleri, yani futbolcular oylarını kullanmaktan da vazgeçmek istememektedirler. Bu nedenle Rusya bir kolaylık sağlayarak, futbolcuların oylarını faksla kabul edeceğini duyurmuştur. Bu olay gibi, faks yoluyla oy kullanma yönteminin eşi benzeri yok. Ancak o dönem için futbolcuların, ülke geleceğine katkıda bulunması da belli ki çok fazla önemsenmiş.



Ev sahibi İngiltere’de de daha farklı durumlar söz konusudur. Holiganizmin baş platformlarından birine dönüşen Birleşik Krallık bu konu hakkında da önlemler konusunda hassas bir duruş sergilemektedir. Uzun süredir, bu olayları engellemek için yaptıkları uygulamalar, sonuçlarını açıkça göstermeye çoktan başlamıştır bile. Taylor raporuna göre holiganlık nedeniyle ortaya çıkan feci sonuçları önlemenin tek yöntemi, stat standartlarını yükseltmektir. Hükümet, bu raporun her ince noktasını ciddiye almış ve düzenlemelerini yaparak tribünlerin sandalyelerle düzenlenmesi konusunda hızlı davranmıştır. Eh bu durum 96 senesi Avrupa Şampiyonası’nın konforu içinde oldukça iyi bir hareket olmuştur elbette. Bu konfor ilk kez 16 takımlı bir turnuvanın başlangıcı için de oldukça doğru bir tercihtir. 

Uzun zamandır futbol federasyonları ve ileri gelenler sekiz takımlı turnuvadan şikâyetçidir. Turnuva çok sevilmiştir ancak sadece sekiz takımın katılıyor olması işi hem kısaltmakta hem de haksızlık boyutuna getirmektedir. Bu yüzden 16 takımlı katılma süreci tasarımı yapılmış ve daha çok ülke, daha çok farklı futbol diliyle turnuvada boy göstermeye başlamıştır. Bu turnuvanın en dikkat çeken takımı Çek Cumhuriyeti’dir. Yakın zamanda globalliği önemsediğinden ismini değiştirmek için de adımlar atan ülke, o zaman da açık bir vizyonla gelmiştir turnuvaya. Çekler adeta yıldızlaşmış ve finalde inanılmaz bir tutkuyla, isteğin nelere kadir olduğunu kanıtlamıştır. Kupayı kazanan onlar olmamış olsa da, hala hatırlanan enerjileriyle turnuvanın en değerlisi olmayı başarmışlardır.

16 takımlı döneme geldiğimizde artık, herkes ve futbol oldukça farklıydı. Son birkaç turnuva, yatışan ve sakinleşmiş dünya düzenin de etkisiyle oldukça rahat geçmiştir. Ancak 2004 senesi farklı bir şekilde de olsa kendi içinde özelliklere sahip olan yepyeni bir turnuva olarak tarihe geçecektir. 2004 dönemi aslında futbol oynayış tarzlarının ne kadar değişiklik gösterebildiğini kanıtlamıştır. Bu dönem en çok futbol düzeni ve oyun stili tartışmalarının yaşandığı dönemdir. Yunanistan bu tartışmaları başlatan oyunuyla şampiyon olmuştur. Şampiyonluğu bütün turnuva boyunca yaptığı savunma futboluyla kazanmış olduğu için eleştirilmiştir. Futbolun bir seyir oyunu olduğu kesin. Kazanmaktan daha önemli bir şey varsa o da seyircinin keyif almasını sağlayabilmektir. Tıpkı gladyatörler gibi. İşte bu anlamda zayıf bir finali ve başlangıç maçının kahramanı Yunanistan, kupayı kazanmış bile olsa eleştiri yağmuruna tutulmuştur. Açılış ve kapanış demişken; bu sene ilk kez, ilk maç ve final maçını aynı takımlar oynamış olduğu için de özeldir.



TÜRKİYE’NİN DAMGASI

Futbol akımları derken bunlardan bahsediyordum yukarıda. Bu turnuvanın ardından ilk kez savunma futbolunun üzerine onlarca yazı yazılmıştır. Eleştirilen bir türdü ancak bazı taraflar, bu akımın zor yönetilebilir bir oyun türü olduğunu, kazanmak için her şeyin yapılabileceğini söyledi. Ancak yine de seyircinin keyif almasının her şeyden önce geldiğini savunan taraf çoğunluktaydı elbet.

Şampiyonaların karizmatik, özel karakterlerinden birisi de; Almanya. Almanya ilk iki turnuvada boy göstermemiş. Ancak buna rağmen bu turnuvayı domine eden en güçlü bir takım. Şimdiye kadarki en başarılı sonuçları elde etmiş olmasının yanında, futbol düzeniyle de tonlarca yazıya konu olmayı başarmıştır. Yani aslında bu başarısı kupadan çok en fazla galibiyet, yarı final ve final oynamasından ileri geliyor. Bu başarının altını doldurmak oldukça zor, ancak Almanya bulunduğu her turnuvada sistematik duruşunu sergilemekten bir an olsun kaçınmıyor. Her ne kadar bu anlamda müthiş bir başarı sergilese de, ne yazık ki futbolu, hızlı farelerin gol krallığını ellerinden almaya yetmiyor. İspanya, turnuvada şimdiye kadar en çok gol atan takım olma unvanıyla yoluna devam ediyor.

Bu turnuva özelinde Türkiye Milli Takımını da ayrıca ele almak gerekir. 2008 Avrupa Şampiyonası, Türkiye için mucizevi bir heyecan habercisi olacaktır. Kazandığı başarı, futbolsever halk için unutulmaz bir anıdır. Neredeyse tüm maçlarda muhteşem mücadelelerin örneğini oluşturan Milli Takım oynadığı futbolla daha sonra Avrupa sıralamasındaki yerini de bir anda yükseğe taşıyacaktır. Unutulmaz Çek Cumhuriyeti maçıyla başlamıştır turnuva Türkiye için. Son dakikada atılan golle beraber grup ikincisi olarak, gruptan çıkmayı başaracaktır. Almanya maçına kadar son dakika gollerini adeta imzaya dönüştürmüş olan Türkiye Milli Takımı, Almanya’da bambaşka bir gücü karşısında görecek. Buna rağmen muhteşem mücadelesi, Almanya’nın son dakika golüyle sonuçlanacak ve 3-2 bitecektir. Bu sonuç, finale çıkmasına sadece bir maç kalan Türkiye Milli Takımı için en önemli turnuva öyküsünü oluşturmaktadır.



NEDEN BU TURNUVAYI SEVİYORUZ

Turnuvalar sevilir, futbol işin içindeyse insanlar deliye döner, bunu biliyoruz. Peki, son dönemlerde insanların bu etkinliğe daha çok ilgi göstermesinin sebebi ne? Alım gücünün artması mı? Sanmıyorum, çünkü aynı oranda bilet fiyatları da artış gösteriyor. Peki ya daha iyi koşullar? İyi statlar? Kadınların da rahatlıkla girebildiği atmosferler? Kaliteli hizmet ve en önemlisi daha büyük gösteriler yani daha çok eğlence? Son dönem alışkanlıkları, işin bu boyutlarının daha çok önem kazandığını açıkça gösteriyor. İnsanlar beklentilerini, üstelik de konfor içinde, can güvenliğine sahipken karşılıyor. Hem de fazlasıyla.

Polonya ve Ukrayna’nın 2012 yılında bir arada düzenlediği Avrupa Şampiyonası, şimdiye kadar gelmiş geçmiş en çok biletin satıldığı, seyircinin toplandığı turnuvası oldu. Her geçen turnuvanın daha fazla seyirci toplaması tesadüf mü? Tabii ki değil; iyileşen koşullar, insanların konforlu bir şekilde seyirlerine devam edeceğinin sözünü veriyor. 2016’nın, bu rekoru kırması da, bu mantıkla içten bile değil.

EURO 2012 demişken, bu turnuvanın en önemli özelliklerinden birisi de 16 takımla oynan son turnuva olmuş olmasıdır. İki ay sonra ekranlarda yerini alacak olan EURO 2016, 24 takımla oynanan turnuvaları başlatacaktır. Ukrayna bu dönemde hem Rusya ile gerginliği nedeniyle hem de ciddi bir ekonomik krizin içerisinde bulunmasından ötürü oldukça geniş çaplı bir endişe sürecini beraberinde getirmiştir. Stadyum inşaatları ve iyileştirmeleri duraksadığı için, uluslararası gazeteler bu durumla ilgili oldukça acımasız manşetler kaleme almıştır. Keza, Polonya ise, yolsuzluk sorunlarıyla mücadele ederken, bu turnuva hazırlıklarını sürdürmeye çalışmıştır. Ukrayna hazırlık sürecinde bombaların patladığı, birçok aktivist grubu harekete geçirebilecek dozajda hatalar yaptığı, çok yıpratıcı süreçlerden geçişmiştir. Ancak yine de sonuç ortadadır ki, hiçbir şey bu iki ülkenin ev sahipliğini düşürememiş, süreç işleyerek, Kiev’deki final gününe kadar bizleri peşinden sürükleyecek olduğu haberini sağlamlaştırmıştır. Sonuçta turnuva heyecanı başladığında, bu 4 senelik eleştirilerin hiç biri ile ilgili konuşulmamıştır. Futbol heyecanı, her şeyi bir anda geri plana bırakmıştır.

Şimdi bütün heyecan EURO 2016’ya odaklanmış durumda. Fransa ev sahipliği için hazır ve heyecanlı bir şekilde beklemede. Fransa’nın en güzel bölgelerindeki statların kullanılacağı turnuvada, artık daha çok takımı görecek olmanın sonuçları ile ilgili belirsizlikleri, heyecan işin içinde olunca görmezden geliniyor muhtemelen. Bu sene, tonla olayın olduğu, heyecanlı gollerin, güzel dostluk örneklerinin ve tadında tezahüratın yaşandığı bir sene mi olacak bekleyip görmek gerekiyor.

SENİN İÇİN SEÇTİĞİMİZ
Tümü
 Reklam 
TÜMÜ