Olimpik geyikler
24.08.2008
Soğuk Savaş’ın insanların içini dondurduğu bir dönemin paranoya belirtisidir, “Çin nüfusunun tamamı aynı anda zıplayacak ve deprem olacakmış” geyiği. Neyse ki artık komplo teorilerinin tarzı değişti. Çinliler konusunda ise söylenecek yeni özlü sözler oluştu. Artık, “Bir milyar Çinli, bir milyar Çinli’ye gelin beraber Olimpiyat yapalım demiş. Sonra beraberce harika bir Olimpiyat yapmışlar” denebilir rahatlıkla.
Biz olimpiyat oyunlarını nasıl geçirdik? Efendim ajandamızda öncelikle “Pekin mi Beijing mi” vardı. İnanın polemik ve sorunsal arayışındaki Türk spor medyası işi gücü bıraktı bunu tartıştı. Yahu arkadaşlar ister Pekin olsun ister Beijing, bu olimpiyattan tartışacak bunu mu buldunuz? Beijing’in eski adı Pekin. Pekin’den önce şehrin adı yine Beijing. Yani Çinliler sıkıldıkça şehrin adını değiştiriyorlar. Bakarsınız 3-5 yıla yine Pekin olur. Kısacası Konstantinopolis-İstanbul benzetmesi hiç de uygun değil bu tartışmaya.
Gelelim madalya sayımız üzerine yapılan geyiklere. Açıkçası birçok kişi sadece rakamlar üzerinden konuşarak olayın özünden koptu. Geçen oyunlardan sadece 3 madalya az aldık sonuçta. Böyle düşünürsek oyunların başında yaşanan kriz aslında yapmaydı. Yani biz 4 yılda ne ilerledik ne de felakete sürüklendik. Sorun sistemin bozukluğunda. Atina’daki madalyalar sadece bazı federasyonların daha iyi çalışmasından ve bazı sporcuların daha iyi günlük performanslarından ileri geldi. İşi bunlara bırakırsanız bir gün de işler kötü gidebilir.
Ulusal spor politikasını, “Federasyonlara açık çek vermek” ve “5 yıldızlı tesislerde güzel hazırlık kampları yapmak” olarak niteleyen yetkililerimiz verdikleri fantastik madalya sözlerinin altında ezildiler. Bir federasyon başkanımız sakat sakat Pekin’e getirdiği sporcusunu suçlarken sporumuzun zirvesinden gelen bir kişi, televizyon ekranlarından tarihte en çok olimpiyat gören sporcumuza veryansın etti. Kısacası sistemin hatasını en az günahı olanlardan çıkarma peşine düştük.
Renk de sağladık oyunlara. Ortada bir sağlık sorunu yokken ringe havlu atan antrenör de bizdeydi, gümüş madalya aldıktan sonra yöneticilerinden bir türlü gelmeyen Türk bayrağını bekleyen sporcu da. Ve tabii ki aldığımız tek altın madalyanın keyfini güreşçimizden daha fazla çıkarmaya çalışan yöneticiler de bizdeydi. Ramazan Şahin’in altınını ellerine alıp kameralara doğru sallarken hangi ulvi düşünceler içindeydiler acaba?
Devşirme tartışması da seviyenin bel altı dolaylarında gezindiği bir haldeydi. Elvan ve Ramazan’ın madalyalarına burun kıvıranlar, Hagi’nin, Alex’in kulüp takımlarına kazandırdıklarında niçin bu kadar vurdumduymazdılar anlamıyorum. Bence Elvan, Türkiye’ye onlardan daha fazla hizmet etti. Aslında bence değil herkesçe olmalı bu.
Tatsız konuları geçip Michael Phelps ve Usain Bolt efsanelerine geçelim. Phelps’in 8 altın madalyası dillere pelesenk oldu. Oyunların ilk haftasında onunla yattık onunla kalktık. Oyunlara katılan kaç ülkeyi madalya sıralamasında geçtiği geyiğiyle eğlendik. Amma velakin ondan büyüğün çıkacağını hesap bile edemedik.
Usain Bolt, ki Türkiye transfer ederse Hüseyin Bulut olacaktır, 100 metre, 20 metre ve 4x100 metre bayrakta 3 altın madalyayı 3 dünya rekoruyla kırdı. Güldü, eğlendi, hatta 100 metrenin son 10 metresinde tribünlere mesajlar bile gönderdi. 200 metrede ise rekor kaygısı olmasa muhtemelen son 50 metreyi timsah yürüyüşüyle geçecekti. Varsın ciddi insan Jacques Rogge, onun kutlamalarını beğenmesin, Bolt bizim gönlümüzde. Sadece bizim değil dünyadaki her sporseverin gönlünde. Yöneticilerin bazen hadlerini aştığını söylemek gerekiyor galiba.
Aslında yazacak daha o kadar çok şey var ki! Ama bitirirken diyelim ki 4 yıl sonrası için tartışmalara başlayalım. Londra mı London mı? İngiltere mi Büyük Britanya mı? Hadi tartışalım.
|